|
Federation of the Blind of Turkey
GMK Bul. 32/6 06570 Demirtepe - Ankara Tel: +90 (312) 231 82 43 Fax:+90 (312) 231 82 46
|
|
Bu genel kurulumuzu bir çağı kapatıp yeni bir çağı açtığımız 2000 yılının tam ortasında gerçekleştiriyoruz. Böylesine önemli bir dönüm noktasında kuşku yok ki, önümüzde iki görev bulunuyor: Kapatılan çağın bilançosunu ve değerlendirmesini yapmak; yani fiilen kapatılan çağı teorik sonuçları ile yeni çağa aktarmak ve yeni çağın öngörebildiğimiz perspektiflerini, hedeflerini oluşturmaya hazırlanmak; bu amaçla demokratik kör hareketini ve giderek demokratik özürlü hareketini nicelik ve nitelik olarak daha da güçlendirmenin yöntemlerini yaratmak. Bu görevler, gerek bu genel kurulumuza gerekse seçilecek yönetim kuruluna tarihsel bir misyon yüklüyor. Demokratik kör hareketinin bilgi, deney ve kadro birikimi bu misyonu yerine getirmeye elverişlidir. Çünkü federasyonumuz şu anda bünyesinde topladığı örgütlerin tüm tarihsel deneyimlerini, biriktirdiği teorik zenginliği ve körler kitlesi içerisinden yetişmiş alaylı ve mektepli tüm kadroları temsil edebilecek bir düzeye ulaşmıştır. Bu olanağın yarattığı cesaretle raporumuzun başında özürlüler bakımından dünyanın ve Türkiye’nin 20. yy bilançosunu sunmayı deneyeceğiz. 1) TARİHSEL SÜREÇA) Geçtiğimiz Çağda Kuşbakışı Yerküre1900’lü yıllara, dünyayı kasıp kavuran, maddi ve manevi değerler bakımından akıl almaz yıkımlara yol açan ve devasa kitlesel boyutlarda sakat üreten iki dünya savaşı sığdı. 1917 Rus devrimi ile başlayan ve hemen ardından ulusal kurtuluş savaşımızla devam eden pek çok devrim ve ulusal kurtuluş mücadelesi ile İtalya, Almanya, İspanya, Portekiz ve pek çok ülkede dünyayı kana bulayan karşı devrimler 20.yy’a damgasını vurdu. Yine 20.yy, 1940’lardan başlayarak faşist rejimlerin; 1990’lardan başlayarak sosyalist rejimlerin yıkılışına sahne oldu. Ezilen kitlelerin büyük ve kararlı mücadeleleri ile ve sosyalist sistemin basıncı altında şekillenip güçlenen sosyal devlet uygulamaları, yüzyılın sonunda esen liberalizm rüzgarı karşısında sarsıldı ve zayıfladı. Yüzyılın son çeyreğinde tüm dünyaya batılı anlamda demokrasi anlayışları ve liberal ideolojiler egemen oldu. Bilim ve teknoloji baş döndürücü bir hızla gelişti. Nükleer ve kitlesel yıkım silahlarının akıl almaz ölçülerde üretilmesi ve yaygınlaşmasının oluşturduğu dehşet dengesi sayesinde üçüncü dünya savaşı önlenirken, modern iletişim teknolojisi, yüz binlerce insanın ve maddi değerin yok edildiği savaş sahnelerini milyarlara naklen izleterek ölüm ve dehşet karşısında duyarsızlaştırıp alıklaştıracak bir düzeye ulaştı. Buna karşılık internet aracılığı ile sanal dünyalar ve ilişkiler yaratarak her şeyi naylonlaştırdı. Geride bıraktığımız çağ sakatlar bakımından birbirine karşıt iki sonuç doğurdu. Bir yandan tarihte görülmemiş ölçüde ve kitlesel boyutlarda sakat üretirken diğer yandan sakatlık kaynaklarının kurutulması, sakatların sakatlıktan doğan sınırlılıklarının ortadan kaldırılması ve sakatların yaşam standartlarının yükseltilmesinin koşullarını ve olanaklarını da yarattı. B) Geçtiğimiz Çağda Sakatların Dünyadaki DurumuBirinci ve ikinci dünya savaşları milyonlarca genç işgücünü cephelere sürmüştü. Buna karşılık üretim piyasasında meydana gelen işgücü kaybını, kadınlar ve yaşlılarla birlikte sakatlarla gidermeye çalıştı. Bu durum sakatların hangi işleri başarabilecekleri konusunda önemli bir deneyim sağladı ve mesleki rehabilitasyon ve mesleki ve teknik eğitim ile bilimsel iş analizlerinin gerekliliğini ortaya çıkardı. Savaşta sakatlanan insanlarla, savaş karşıtı hareketlerin ittifakı ile oluşturulan kampanyalar, sakat hakları sorununu tüm çağdaş toplumların önüne koydu. Ülkeler peş peşe sakatlarla ilgili yasal düzenlemeler yapmaya başladılar. Daha sonra çeşitli alanlara dağıtılmış olan bu yasal düzenlemelerin bütünlüklü yasalar halinde birleştirilmesinin gerekliliği kavrandı. Sakat da, bir insan olmak bakımından insan hakları evrensel bildirgesindeki tüm haklara sahipti. Ama onun özel gereksinimlerinden doğan özel hakları da vardı. Bu perspektif sakat hakları kavramını yarattı. Böylece Birleşmiş Milletler Genel kurulu 1975 yılında 3447 sayılı kararı ile 13 maddelik “Sakat Kişilerin Hakları Bildirgesi”ni kabul etti. Bu bildirgenin üçüncü maddesi sorunun özünü ifade etmekteydi: Sakat kişi, sakatlığının nedeni, derecesi ve ciddiyeti ne olursa olsun, sakat olmayan yaşıtları ile aynı temel haklara sahipti. Bu ifade tüm çıplaklığı ile özürlülere karşı uygulanan ayrımcılığı ve eşitlik talebini gündeme getirmekteydi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1981 yılını “Dünya Sakatlar Yılı”, onu izleyen on yılı ise “Sakatlar On Yılı” olarak ilan etti. Temel slogan: “Toplumsal Yaşama Tam ve Eşit Katılım” olarak benimsendi. Bu fırsattan yararlanarak her ülke sakatlar için eylem programları oluşturmalı ve onların toplumsal yaşama tam ve eşit katılımını sağlamak amacıyla demokratik ve bütünlüklü yasalar çıkartmalıydılar. Böylece birçok ülkede ayrımcılığa karşı sakat kişilerin haklarını güvence altına alan bütünlüklü yasalar yürürlüğe girdi. 1980’li yıllar bir başka bakımdan da önem taşımaktaydı. 1984 yılında o güne kadar Uluslar arası Körler Federasyonu ve Dünya Körler Konseyi adı altında ayrı ayrı faaliyet gösteren örgütler, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da yaptıkları ortak bir kongre ile birleşerek Dünya Körler Birliği adını aldılar. Dünya Körler Birliği 7 alt bölgeye ayrılmak sureti ile tüm dünya körlerinin mücadelesinin kucakladı. Ülkemizin de etkin bir üyesi bulunduğu Avrupa Körler Birliği (EBU) bu 7 bölge örgütünden birisidir. Dünyada örgütlü kör hareketinin gelişimi özellikle 1. ve 2. Dünya Savaşları sonrası yıllarına denk gelmektedir. Örneğin; İtalya Körler Birliği 1920, İngiltere Körler Birliği 1947, Hindistan Körler Birliği 1948, kurulmuşlardır. Amerikan Körler Birliği ise 2. Dünya Savaşının içerisinde 1940 yılında kurulmuştur. Bu arada Yunan Panhellenik Körler Birliğinin kuruluşu iki savaş arasına (1937), Japon Körler Birliği ise savaş sonrası soğuk savaş yıllarına (1967) rastlamaktadır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1993 yılında Viyana’da yapmış olduğu toplantıda 22 maddelik ayrıntılı “Sakatlar İçin Fırsat Eşitliği Konusunda Standart Kurallar”ı kabul ve ilan etti. Standart kurallar 2 temel fikir üzerinde oturmaktaydı. 1. Sakatlar herkesle aynı temel haklara sahiptirler. 2. Sakatlarla ilgili politika oluşturma ve karar alma süreçlerinin tüm aşamalarında, sakat örgütlerinin etkin katılımı ve yol göstericiliği garanti edilmelidir. Bu iki temel fikir etrafında standart kurallar sakatların sahip olması gereken hakları ayrıntıları ile tanımladı. Bilindiği gibi Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun oybirliği ile almış olduğu “Sakat Kişilerin Hakları Bildirgesi” ve “Sakatlar İçin Fırsat Eşitliği Konusunda Standart Kurallar” üye ülkeler için tavsiye niteliğindedir. Bunların bağlayıcı hale gelmesi için uluslararası bir sözleşme metnine dönüştürülmesi ve bu metnin ilgili devletlerce kabul edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle federasyonumuz delegasyonu, 1996 yılında Kanada’nın Toronto kentinde yapılan Dünya Körler Birliği (WBU) genel kuruluna bir karar önergesi sunarak standart kuralların uluslararası bir sözleşme metni haline getirilmesi ve üye devletlerin imzasına açılması için Birleşmiş Milletlere başvurulmasını önerdi. Oybirliği ile kabul edilen bu karar önerisi Dünya Körler Birliği (WBU) Genel Kurulunun 96/08 nolu kararı olarak tarihsel yerini aldı. Dört yıldan beri gerek Dünya Körler Birliği (WBU) gerekse Avrupa Körler Birliği (EBU) bu doğrultudaki çalışmasını sürdürmektedir. Geçtiğimiz yıl ağustos ayında Dünya Körler Birliği İnsan Hakları Komitesi hazırladığı bir taslağı tartışmaya açmış bulunmaktadır. 1999’da Prag’da yapılan Avrupa Körler Birliği Genel kurulunda tartışılan metnin, bu yıl Avustralya’da yapılacak Dünya Körler Birliği Genel Kuruluna taşınması planlanmıştır. Bugün dünyamızda özürlülere yönelik ayrımcılık, gelişmişlik düzeylerine göre çeşitli ülkelerde derece derece farklı olmak üzere sürmektedir. Batı Avrupa’nın hemen tüm ülkelerinde, ABD ve Kanada’da, Japonya’da ve diğer bazı ülkelerde sakatlar için standart kurallara uygun ya da yaklaşık kapsamlı yasalar bulunmaktadır. Gelişen teknolojinin sakatlar için yarattığı olanaklara bu gibi ülkelerde, sakatlar devlet desteği ile kolay bir biçimde sahip olabilmektedirler. Bu sayede gerek bilgi kaynakları gerekse fiziksel çevre için erişilebilirlik sorunu esas itibarı ile çözülmüş görünmektedir. Devlet sakatlığı kendi ihmalinin bir sonucu olarak kabul ettiğinden sakatlıktan kaynaklanan ilave harcamalar için “sakatlık tazminatı” ya da başka bir ad altında bir ödemeyi yasal güvence altına almıştır. Böylece bu gibi ülkelerde sakatlığı bir engel haline getiren maddi koşullar önemli ölçüde ortadan kaldırılmıştır. Ancak, toplumsal önyargılardan, geleneklerden ve kültürden beslenen manevi engeller şu ya da bu düzeyde hala devam etmektedir. Yine bu ülkelerde sakatların örgütlenme bilinci ve düzeyi yüksektir. Sakatlarla ilgili örgütler temsil ettikleri kitlenin hatırı sayılır bir çoğunluğunu bünyelerinde barındırdıkları gibi, merkezden ya da yerel yönetimlerden destek aldıkları için maddi olarak da güçlüdürler. Kuşku yok ki, bütün bu kazanımlar sosyal devlet anlayışının bir getirisi olduğu kadar, sakat örgütlerinin gücü ve mücadelesi ile elde edilmişlerdir. Ne var ki, asıl mücadele ikinci dünya savaşından sonra savaş karşıtları ve savaşta sakatlanan kişilerin ittifakı ile sürdürülmüş; bugünkü kuşak bu mücadelenin kazanımları üzerine oturmuştur. Bu yüzden bu gibi ülkelerde sakat örgütleri (ABD dışında) fazla militan gözükmemektedirler. Dünyanın diğer bir bölümünü oluşturan Türkiye, Yunanistan, Doğu Avrupa ve Eski Sovyet Ülkeleri, Çin, Hindistan, İran, Afrika’nın Güney ve Kuzey ülkeleri, Asya’nın ve Latin Amerika’nın kimi ülkeleri, sakatlar alanında bazı ilerlemeler kaydetmiş olmakla birlikte sakatlığı bir engel haline getiren maddi koşulları henüz ortadan kaldıramamışlardır. Sakatlık bu ülkeler için hala önemli bir toplumsal sorun olma özelliğini sürdürmektedir. Bu ülkeler için ikili bir yaklaşım çok daha doğru olabilir. Eski Sovyet ve doğu bloğu ülkeleri sosyalist ve devletçi anlayışları nedeni ile diğer alanlarda olduğu gibi sakatlar alanında da eşitlik ve tam istihdam perspektifini ön planda tutmuşlar; merkezi sakat örgütlerine adeta tekelci ayrıcalıklar sağlamışlardır. Bu örgütlerin elinde onbinleri yüzbinleri istihdam eden büyük işletmeler bulunmakta ve bu işletmelere pazar garantisi sunulmaktadır. Böylece bu örgütler pekçok sakatı kendi işletmelerinde istihdam edebildikleri gibi o günkü teknolojiye uygun eğitim ve kültür hizmetlerini de sunabilmişlerdir. Fakat bu durum Sovyet ve Doğu Bloğu ülkelerinin nispeten teknolojik geriliği nedeni ile modern teknolojik düzeye ulaşamamıştır. Diğer yandan sakatların bir bütün olarak toplumdan tecrit olmaları sonucuna varılmıştır. Kapitalist sisteme bağlı olan orta gelişmişlikteki ülkeler ise sakatlara ne gelişmiş ülkeler düzeyinde ne Sovyet ve Doğu Bloğu ülkeleri düzeyinde haklar ve olanaklar sunabilmişleridir. Eğitimde, rehabilitasyonda, istihdamda gelişmişlik düzeylerine paralel yarım yamalak haklar ve olanaklar sağlamışlardır. Dolayısı ile bu ülkelerde sakatlarla ilgili örgütlere çok daha fazla işler düşmüş; haklar ve olanaklar nispeten militan mücadelelerle elde edilebilmiştir. Fakat bu ülkelerde sakatlar arasında örgütlenme bilinci ve düzeyi yeterince gelişmediğinden çoğu zaman bu haklar ve olanaklar diğer toplum kesimlerinin sürdürdüğü mücadelenin bir yan ürünü olarak sağlanabilmiştir. Son on yıl içerisinde Sovyet ve Doğu Bloğu ülkelerinde meydana gelen alt üstlükler ve gerilemeler sakatların durumunda da önemli kötüleşmelere yol açmış; yeniden hakların ve kazanımların elde edilebilmesi ihtiyacı bu ülkelerin sakatlarını örgütlü mücadele zorunluluğu ile karşı karşıya bırakmıştır. Bu bağlamda son yıllarda Romanya, Yugoslavya ve eski Sovyet ülkelerinin bir bölümünde görme engellilerin yürüttüğü eylem ve kampanyaların sonucunda bazı hakların elde edildiği görülmektedir. Afrika’nın, Latin Amerika’nın ve Asya’nın az gelişmiş ya da gelişmemiş pek çok ülkesinde sakatlar açısından durum çok vahimdir. Buralar aynı zamanda açlık, sefalet dinsel, etnik boğazlaşmalar ve cehalet yüzünden sakat deposu haline dönüşmüş ülkelerdir. İşin talihsizliği şudur ki; bu ülkelerde genellikle sakatlar örgütlenme bilincine sahip olmadıkları için ciddi gelişmeler meydana gelme olasılığı da zayıftır. Bu ülkelerin ekonomik ve toplumsal kalkınmasına paralel bazı gelişmeler olabilir ve bu bir kere gerçekleştiğinde, sakatların bilincini de geliştireceği için örgütlü mücadelenin başlamasına ve giderek kazanımların elde edilmesine yol açabilir. Yerkürenin sakatlar bakımından yukarıda çizdiğimiz tablosu, uluslararası sakat örgütlenmelerindeki ilişkilerin, dayanışmaların ve mücadele hedeflerinin de ipuçlarını sunmaktadır. 21. yy’a girerken federasyonumuzun, bu tablonun daha derin bir tahlilini yaparak uluslararası politikalarını oluşturmaya şiddetle gereksinmesi vardır. Bu amaçla, seçilecek yönetim kurulu hazırlıkları son derece iyi yapılmış, katılımcıları doğru kriterlere göre iyi seçilmiş bir konferansı programına almalıdır. 1900’lü yılların sakatlar açısından tablosunu çizen bu bölümü tamamlamadan önce bir hususa daha işaret edelim. 1999 yılında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) dünyadaki kör ve ileri derecede görme sıkıntısı çeken (azgören) nüfusu 52 milyon olarak vermektedir. 1981 yılında bu nüfus yine WHO tarafından 42 milyon olarak verilmişti. O zaman dünya nüfusu 4,5 milyar idi. Şimdi ise 5,5 milyar dolayındadır. Bu rakamlar, dünya nüfusunun %1’ine yakınının ör ve az görenlerden oluşmakta olduğunu göstermektedir. Bizim Türkiye için yıllardan beri nüfusun %1’ini kör ve az gören olarak saptamamızın altındaki gerçek budur. C) 1900’lü Yılların Türkiye’siOsmanlı toplumunda ne kadar kör nüfus yaşadığını, bu insanların hangi işlerle uğraştığını ayrıntılarıyla bilemiyoruz. Fakat körler arasında çok sayıda dilenciye rastlandığı, küçük bir azınlığın da kimi vakıflar tarafından açılan acizhanelerde koruma altına alındığı bilinmektedir. Yine bazı körlerin camilerde hafızlık yaptıkları, bu yüzden halk arasında körlere hafız diye hitap edildiği; bazı körlerin ise, demirci ve bakırcıların yanında kol kuvvetine dayanan körük çekme işinde çalıştıkları ya da su kuyularının diplerini temizledikleri bilinen gerçekler arasındadır. Hatta bazı kentlerde ve kasabalarda körlerin seyyar satıcılık ve küçük ticaretle uğraştıkları söylenmektedir. Örneğin, Kilis’te bir körler çarşısı bulunmaktaydı. Devletin, körlerin eğitimi, rehabilitasyonu ve istihdamı konusunda hiç bir çabası ve politikası yoktu. Genel olarak sakatlığın bir mukadderat olduğuna inanılır, bu yüzden de önlenmesi için ciddi hiç bir çaba gösterilmezdi. Sakatlara yönelik eğitici ve koruyucu çabalar, öncelikle Osmanlı ülkesi içerisinde yaşayan azınlıklardan geldi. Azınlık ahalinin ve varlıklı ailelerin kör çocuklarının eğitimi için 1800’lü yılların sonlarından başlayarak özellikle İstanbul’da bazı dernekler kuruldu. Oluşturulan dersliklerde ve işliklerde ilkel bir biçimde de olsa körlerin eğitimine ve rehabilitasyonuna başlandı. Grati Efendi ve Fuat Bey’in çabaları, bu girişimlerin en önemlileridir. Cumhuriyet, her alanda olduğu gibi özürlüler alanında da önemli bir anlayış ve uygulama değişikliğine yol açtı. Öncelikle dinsel bakış açısının yerine bilimsel bakış açısını getirdi. “Hayatta En Hakiki Yol Gösterici Bilimdir” diyen Mustafa Kemal Atatürk, 1923 yılında sağlam ve sakat çocukların haklarını içeren Cenevre Beyannamesi adıyla anılmakta olan uluslararası bir belgeye bizzat imza koydu. 1924 yılında Sağlık Bakanlığı’na bağlı olarak ilk körler, sağırlar ve geri zekalılar okulu açıldı. İlk eğitim Atatürk’ün tahsis ettiği Karşıyaka’daki bir köşkte başladı. Daha sonraki yıllarda Alsancak’taki yerine taşındı. İlk müdürü, eğitimini Fransa’da yapmış ve özel eğitim konularını öğrenmiş olan, Mazhar Osman’ın arkadaşı Necati Kemaldi. Bu okulda körlere Fransızca ve el becerilerinin geliştirilmesi için verilen eğitimin yanında müzik eğitimi özel bir önem taşımaktaydı. Başından itibaren Breyl alfabenin de öğretildiği okulda Fransa’da bu alfabeyi öğrenen müdür Necati Kemal’in ilk öğrencisi Şemsettin Görenel uzun yıllar Breyl okuma yazma öğretmeni olarak görev yaptı. Daha sonraki müdür Cahit Tüner zamanında geri zekalıların eğitimi sağır ve körler okulu bünyesinden ayrıldı. Bugün 60 yaşın üzerindeki eğitimli körlerin büyük bir çoğunluğu İzmir Sağırlar ve Körler Okulunda eğitim görmüşler; bunların arasından Şahin İşiner, Önder Kütahyalı, Yılmaz Özer, Atilla Sümer gibi ünlü müzisyenler yetişmiştir. Bu okulda, körler, sağırlar ve geri zekalılar; birlikte eğitim görüyorlardı. Daha sonra geri zekalılar bölümünün ayrılması ile okul sadece körler ve sağırlar okulu olarak devam etti. Kuşkusuz bu yanlıştı. Ama o gün bu henüz bilinmiyordu. Bu okulda eğitim görmüş olan eski öğrenciler, okulun gündüzleri sağırların geceleri ise körlerin egemenliği altına girdiğini, körlerle sağırlar arasında zaman zaman kavgalar ve komik olaylar meydana geldiğini anlatırlar. Cumhuriyet döneminde öncelikle özel eğitimin alt yapısını oluşturan çalışmalar başlatıldı. Ülkemizde özel eğitim alanı hiç bilinmiyordu. Bu yüzden yabancı uzmanlar çağrıldı. Bunlara raporlar hazırlatıldı. Bu raporlar arasında en ünlü olanı, Mc Kenzi raporudur. Ülkemizdeki özel eğitimin özelliklerini doğru olarak saptayan rapor, 1950 yılından itibaren uygulanmaya başlanmıştır. Genç yaşta bir hastalık sonucu görme gücünü kaybeden Mithat Enç, hukuk eğitimini yarım bırakarak özel eğitim öğrenimi görmek üzere yurt dışına gitmiş ve yurda dönüp özel eğitim çalışmalarının başına getirilmişti. Böylece 1949 yılında Korunmaya Muhtaç Çocuklar Yasası çıkartılıp, yatılı özel eğitim kurumları için yasal koşullar hazırlanırken 1951 yılında Milli Eğitim Bakanlığı bünyesindeki ilk körler okulu açıldı. Daha önce İzmir’de bulunan Sağlık Bakanlığı’na bağlı körler ve sağırlar okulu önce Ankara’ya Etimesgut’a sonra da Gazi Eğitimin yanındaki Beden Eğitimi Bölümü’ne taşındı ve Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Daha sonra Gaziantep Körler Okulu açıldı. 1952 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü bünyesinde Özel Eğitim Öğretmeni yetiştiren bir bölüm açıldı ise de bu bölüm, 1955 yılında zamanın özel eğitimden anlamayan Milli Eğitim yöneticileri tarafından Türkiye için lüks olduğu gerekçesiyle kapatıldı. Bugün Görmeyenleri Koruma Derneği adı altında hala devam etmekte olan Körlere Yardım Derneği 1948 yılında; Altınokta Körler Derneği olarak devam etmekte olan Altınokta Körleri Eğitme ve Kalkındırma Derneği ise 1950 yılında kuruldu. Körlere Yardım Derneği başlangıçta Körler ve Sağırlar okulunun yetiştirdiği değerli müzisyenleri bir araya getirerek Anadolu’ya turneler düzenliyor; bilet satışlı konserlerde hem körlerin eğitilebileceği mesajını veriyor hem de Klasik Batı Müziğinden ve Klasik Türk Müziğinden örnekler sunuyordu. Ancak sonraki yıllarda bu dernek soysuzlaşarak bir takım şaibeli işlere bulaştı. vapurlarda ve trenlerde makbuz keserek gelir sağlama faaliyetlerine yöneldi. Buna karşılık Altınokta Körleri Eğitme ve Kalkındırma Derneği körlerin eğitim ve rehabilitasyon sorunlarına ağırlık verdi. ANKEK 27 Mayıs 1960 devriminden sonra yeni hazırlanan Anayasaya engellilerle ilgili hükümler koydurmayı başardığı gibi, Bahçelievler’de satın almış olduğu karşılıklı iki dairede, kesekağıdı, file, makrome, hamak, hasır, halı gibi işlerin yapıldığı ve körlerin ve az görenlerin çalıştırıldığı bir atölye kurarak korunmalı işyeri deneyimine girişti. Uyanış YıllarıBilindiği gibi 60’lı yıllar, dünyada ve ülkemizde toplumsal uyanışın ve kitle hareketlerinin yaygınlaştığı yıllardır. Buna paralel olarak körler arasında da hareketlenmeler ve hak arama mücadeleleri dikkati çekmektedir. Körler okullarından mezun olup lise ve yüksekokul eğitimini tamamlayan körlerin sayısı artmaya, körler arasından öğretmen, müzisyen, avukat gibi meslek sahibi kişiler yetişmeye başlamıştır. Diğer yandan körlerin eğitilebileceği ve üretken hale gelebileceği düşüncesinin toplumda yayılmaya başlaması, körlerin iş bulmak için kent merkezlerinde kümeleşmelerine yol açmış; iş bulamayanlar, ya dilenci şebekelerinin ellerine ya da istismarcı derneklerin kucağına düşmüşlerdir. Böylece iki tip dernekçilik faaliyeti ortaya çıkmıştır: Birincisi; körlerin eğitimi, rehabilitasyonu ve istihdamı için çaba gösteren dernekçilik anlayışı; ikincisi; trenlerde, vapurlarda makbuz keserek ya da konser grupları halinde organize ettikleri işsiz körleri okul okul dolaştırarak para toplayan dernekler. 1960’lı yıllar ülkemize demokratik bir ortam getiren 1961 Anayasası’nın etkisiyle özürlüler ve özel eğitim bakımından da önemli gelişmelerin yaşanmasına tanık olmuştur. Anayasa’da özürlülerin üretken hale getirilmesi ve özel eğitime ilişkin maddeler açıkça yer alırken İlköğretim Yasası’na özel eğitimle ilgili hükümler konulmuş; bu yasaya dayanarak ilk defa özel eğitim yönetmeliği çıkarılmıştır. Ankara Üniversitesi bünyesinde 1967 yılında Özel Eğitim Bölümü kurularak yeniden özel eğitim öğretmeni yetiştirilmeye başlanmıştır. Kent merkezlerine gelen körlerin bir kısmı iş bulabilmek için Bakanlıkların kapılarını aşındırmaya, olumsuz yanıt aldıklarında da çeşitli tepkiler göstermeye, yer yer küçük çaplı direnişler ve açlık grevi türünden eylemler düzenlemeye başladılar. 1962 yılında Eşber Yağmurdereli ve Naim Çavuş tarafından “Aydınlığa Doğru” adında Kemalist çizgide mürekkep baskılı bir yayın organı çıkarıldı. Birkaç sayı devam edebilen bu yayın organında, körlerle ilgili değerlendirmeler ve yazılar da yer almaktaydı. Körlerin Mücadelesinde Yeni Bir Dönem Açılıyor1969 yılı Mayısında Körler Direniş Komitesi adıyla organize olan Mustafa Kemal Dok başkanlığında ve aralarında Ömer İnal Durmuş ile Adil Koçak’ın da bulunduğu bir grup kör, Türkiye’nin ilk körler yürüyüşünü düzenledi. 300 dolayında kör ve az gören Tandoğan’dan Kurtuluş’a dek özürlü hakları için yürüdüler. Bu eylemin son derece olumlu yankıları ve etkileri oldu. TRT'de ve basında geniş olarak yer aldı. Olumlu bir kamuoyu oluşturdu. 1971 yılında 1475 sayılı İş Yasası’nda değişiklik yapılarak özürlülere %2 kontenjan tanındı. Milli Eğitim Temel Yasası’na Özel Eğitim ile ilgili hükümler konuldu. 1976 yılında da yaşlılar ve işsiz sakatlar için 3 ayda bir maaş bağlayan 2022 sayılı yasa yürürlüğe girdi. 1969 Mayısındaki ilk körler yürüyüşünün doğrudan ürünü, o yılın sonunda tamamıyla körlerin inisiyatifiyle kurulan Aziz Kürkçü Başkanlığındaki Körler Sosyal Dayanışma Derneği’dir. Dernek, körlerin mücadeleci bir temelde örgütlenmelerinin fitilini ateşledi. Özellikle işsiz körlere, iş olanağı yaratmak için ısrarlı ve bıçkın bir mücadele yürüttü. ANKEK, 1970’den itibaren rehabilitasyon çalışmalarına ağırlık verdi. İstanbul’da ve Ankara’da Lionslarla işbirliği halinde iki vakıf kurarak bu vakıfların bünyesinde birer Rehabilitasyon Merkezi açtı. Ankara’daki vakfın kurucu tüzel kişileri arasında ANKEK’in yanısıra Türkiye Görmezleri Eğitim ve Himaye Derneği de bulunmaktaydı. Her iki vakıf bünyesinde açılan merkezlerde, beşer buçuk aylık kurslar halinde körlere ve az görenlere sosyal-rehabilitasyon eğitimi verildi ve kısmen mesleki beceriler kazandırıldı. Buralardan mezun olanlar işe yerleştirilmeye çalışıldı. Fakat ANKEK’in en büyük hatası kurduğu vakıflara Ankara’da ve İstanbul’da Lionsları doldurmasıydı. Bu hatanın sonucu olarak bugün her iki vakıf da Lionsların etki alanlarına girmiş ve önemli ölçüde derneğin denetiminden çıkmış bulunmaktadır. 1970 yılı aynı zamanda İstanbul’da Türkiye Görmezleri Eğitim ve Himaye Derneği’nin kuruluş yılıdır. Erdoğan Arıt tarafından kurulan dernek, başlangıçta istismarcı faaliyetlerin içerisine girdiyse de daha sonra bu istismarcı gruptan koparak onlara karşı mücadeleye girişti. Körlerin eğitimine katkılar sunmak için çok sayıda görmeyen öğrenciye burs vermeye başladı. Yukarıda andığımız gelişme ve hareketlenme, kör derneklerinin sayısının artmasına da yol açtı. Bir yandan gönüllü bayan ve bayların egemen olduğu Körlere Işık Derneği (Ankara) gibi örgütler kurulurken, diğer yandan bütünüyle körlerin egemen olduğu Körler Sosyal Dayanışma Derneği (Ankara), onun bölünmesiyle ortaya çıkan Körler Derneği (Ankara Samanpazarı) ve Körler Eğitim ve Kültür Derneği (Ankara); daha sonraki yıllarda da Rehabilite Edilmiş Görmezler Derneği (REG-DER) (İstanbul) gibi dernekler kuruldu. Körler Eğitim ve Kültür Derneği 1970’li yılların sonunda dağılarak, 1980’li yıllarla birlikte Altınokta’ya katılırken Körler Derneği (Samanpazarı) 1980’li yıllarda kendisini feshederek önce Nur Işık Körler Derneği, sonra da Görmeyenler Kültür ve Birleşme Derneği adını aldı. Bu dernek bugün federasyonumuzun üyesidir. REG-DER ise tam bir kör deposu durumundaydı. 2-3 saatlik yollardan gelen yüzlerce kör hafta sonlarında derneğin Reşitpaşa’daki lokalinde toplanırlardı. Bu yüzden REG-DER’in diğer kör derneklerine epeyce kadro yetiştirip transfer ettiği söylenebilir. REG-DER’in üyeleri, 1986 yılında dernek feshedildikten sonra Türkiye Görmezleri Eğitim ve Himaye Derneği, Altınokta Körler Derneği ve Körler Eğitim ve Kalkındırma Derneğine dağıldılar. 1976 yılında ise bugün federasyonumuzun etkili üyelerinden olan Görme Engelliler Dayanışma Derneğinin öncülü durumundaki Eskişehir Körlere Yardım Derneği kuruldu. İlk başkanı Avukat Necati İnce idi. Dernek, özellikle Eskişehir’deki körlerin eğitim ve istihdam sorunlarının çözümü için çaba gösterdi. Kamuoyundaki duyarlılık arttıkça istismarcı derneklerin sayısında da bir artış meydana geldi. Hatta federasyonumuz da 1976 yılında merkezi İstanbul’da bulunan Körleri Eğitme ve Kalkındırma Derneği ile merkezi Ankara’da bulunan Körleri Koruma ve Kalkındırma Derneği gibi denetimsiz konser faaliyetlerinden beslenen bu derneklerce kuruldu. Körleri Koruma ve Kalkındırma Derneğinin başkanı 80’li yıllarda yaptığı yolsuzluklardan dolayı cezaevine düşünce, dernek körler tarafında bütünü ile ele geçirilip İzmir taşındı ve Çağdaş Görmeyenler Derneği adını aldı. Türkiye’nin fazlaca gerilimli ve siyasal kamplara bölünmüş ortamı kör derneklerine de yansıdı. Örneğin, Körler Sosyal Dayanışma Derneği’nden kopan ve kısaca Samanpazarı Derneği diye anılan Körler Derneği sağ eğilimli, yine çoğu Körler Sosyal Dayanışma Derneği’nden gelen Körler Eğitim ve Kültür Derneği sol eğilimli körleri örgütlemekteydi. Bunların asıl gayesi, özürlü haklarını koruyup geliştirmekten ziyade kendi siyasal görüşlerini yaymaktı. Bu yüzden her ikisi de çok uzun ömürlü olamadılar. Daha küçük gruplara bölünerek dağıldılar. 1970’li yıllarda kör aydınların bir kesimi, örgütlü kör hareketine katıldı. Bu durum bilinçlenme düzeyinin artışına önemli katkılar sundu. Fakat henüz aydınlarımızın çoğunluğu yapay ve yüzeysel bir siyasallaşma anlayışı içerisinde bulundukları için demokratik kör hareketinin temel perspektiflerini ve kitlesellik boyutunu kavrayamadılar. Körlerin toplumsal bir kategori olarak ortak özelliklerinin, ortak hak ve çıkarlarının ve dolayısı ile ortak taleplerinin bulunduğunu göremediler. Ne var ki, bunların çoğu mücadele geleneğinden geldikleri için yer yer bazı mücadelelere önderlik ettiler. Bu mücadelelerden en önemlisi 1976 yazında gerçekleştirilen açlık grevidir. Doğu ve Güneydoğu kentlerinden gelen 27 işsiz kör, Körler Eğitim ve Kültür Derneği’nin öncülüğünde Ankara’da toplandı ve iş talebiyle Zafer Çarşısı’nın yanındaki çimlik alanda açlık grevine başladı. Polis grevcileri engelleyemeyince gözaltına aldı. Ertesi gün bırakmak zorunda kaldı. Grevciler bu kez, Karamürsel’in yanında açlık grevine oturdular. Polis yeniden gözaltına aldı ve bıraktıktan sonra biraraya gelmelerini önlemek için memleketlerine gönderdi. Bu eylem televizyon ve basında yer aldı ve Cumhurbaşkanının eylemcilere iş bulunulması yolunda ilgili yerlere talimat vermesine yol açtı. Bulunabilen eylemciler işe yerleştirildiler. O yıllarda Türkiye’deki siyasal ortam ve kör derneklerinin de derece derece dar anlamda siyasete bulaşmış ve kendi aralarında bölünmüş olmaları nedeniyle 70’li yıllarda körlük alanında başka ciddi bir gelişme sağlanamadı. Körler Kaderlerini Ellerine Alıyorlar12 Eylül 1980 tarihi, Türkiye’nin toplumsal ve siyasal yaşamında sancılı bir dönemin başlamasına yol açtı. On binlerce kişi gözaltına alındı, tutuklandı, yargılandı ve çeşitli cezalara çarptırıldılar. İdamlar gerçekleşti. İşçilerin, memurların, öğrencilerin, köylülerin ve esnafın kısacası toplumun tüm kesimlerinin hak arama mücadelesi yasaklandı ve bastırıldı. Tüm örgütleri dağıtıldı ya da etkisizleştirildi. Toplum atomuna kadar parçalandı. Kör aydınların bir bölümü de bu süreçten etkilendiler ve içinde bulundukları siyasal hareketin uğradığı baskıdan paylarına düşeni aldılar. Onlar arasında da tutuklananlar ve işkence görenler oldu. Ama sonuçta çok fazla zarar görmeksizin normal yaşama döndüler. Bu genel tabloya göre, körlerin hak arama mücadelesinde de gerilemeler olacağı beklenirken tersine bir süreç yaşandı. Daha 1981 yılından başlayarak kör aydınlar toparlanmaya, örgütlenmeye ve hak arama yönünde bazı girişimlerde bulunmaya başladılar. Toplumsal muhalefet gerilerken demokratik kör hareketinde yavaş yavaş ama istikrarlı bir yükselme meydana geldi. Bunun en önemli nedeni 12 Eylül öncesi değişik örgütlere bölünmüş ve yüzeysel bir siyasallaşma içerisinde körlük sorunlarına yabancılaşmış olan aydınların siyasal örgütlerin dağıtıldığı koşullarda körlük sorunlarına dönmeleri ve 12 Eylül öncesinden ders çıkartarak birlik yönünde kararlı bir irade göstermeleriydi. 1981 yılında Dünya Sakatlar Yılı dolayısıyla TÜRK-İŞ, Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu ve Türkiye Sakatlar Derneği tarafından ortaklaşa bir sempozyum düzenlendi. Çeşitli kör derneklerinde üst düzey yöneticiliği yapmış olan kör aydınların bir bölümü, bu sempozyumda karşılaştılar ve yeni bir hareket başlatmak üzere aralarında anlaştılar. Geçmiş dönemin kritiğini yaptılar ve o deneyimlerden önemli dersler çıkardılar. Öncelikle kabartma bir yayın organı çıkartmak konusunda mutabakata vardılar. 1983 yılında Turhan İçli, Mustafa Kemal Dok, Hasan Tatar, Hatice Önder, Yaşar Gözcü ve Remzi Çolak’ın imzalarını taşıyan “Kabartma Bir Yayın Organı Hakkında Rapor” adlı mürekkep baskılı bir broşür yayınlandı. Bu broşür, körlükle ilgili yeni perspektifleri içeriyordu. Broşür, bütün kör örgütlerine ve körlerin yoğunca bulunduğu üniversitelerdeki gruplara dağıtıldı ve tartışmaya açıldı. Özellikle merkezi İstanbul’da bulunan Selahattin Yener başkanlığındaki Rehabilite Edilmiş Görmezler Derneği (REG-DER) yeni perspektiflere ve kabartma gazete projesine ilgi duydu. Kabartma bir yayın organı hakkında rapor girişimi kabartma bir yayın organı ile sonuçlanmadıysa da daha sonraki yıllarda kör hareketinin birleştirilmesi için olumlu bir teorik zemin oluşturdu. Danışma Meclisi tarafından kabul edilen 2908 sayılı yeni Dernekler Yasası, 1983 yılı Ekiminde yürürlüğe girdi. Söz konusu yasanın 88. maddesine göre dört özür grubundaki örgütlerin kendi adlarını taşıyan Federasyonlara girmeleri zorunlu hale getiriliyor; bu federasyonların da Türkiye Sakatlar Konfederasyonu çatısı altında birleştirilmeleri öngörülüyordu. Yine 34.madde federasyon kurabilmek için iki kamu yararına dernek koşulunu, üçe çıkartmaktaydı. 1976 yılında kurulan Körler Federasyonu, eski dernekler yasası gereğince iki kamu yararına derneğe dayanıyordu. Yeni dernekler yasasına kendisini uydurabilmesi için bir üçüncü kamu yararına derneğe ihtiyacı vardı. Kabartma yayın organı hakkında rapor çıkaran grup, körlerin yoğun olarak gidip geldikleri derneklerde çalışma yapmayı bir hedef olarak önüne koymuştu. Ayrıca körlerin merkezi örgütlenmesinin önemine sıkça vurgu yapıyordu. Bu nedenle İstanbul’daki REG-DER’e yakın ilgi gösteriyor; Altı Nokta Körleri Eğitme ve Kalkındırma Derneği’ne sızmaya çalışılıyordu. Federasyonun kurucusu Körleri Eğitme ve Kalkındırma Derneği’ni ziyaret eden grup üyeleri, bu derneğin de körlerin sıkça uğradığı bir yer olduğunu gözlemlemişlerdi. Federasyon yöneticileri, üçüncü bir kamu yararına dernek arayışı içerisindeydiler. Altı Nokta Körleri Eğitme ve Kalkındırma Derneği ve Körlere Işık Derneği, federasyona girmeye pek yanaşmıyorlardı. Üstelik bu dernekler kapılarını kör ve az görenlere karşı sımsıkı kapatmış bulunuyorlardı. Bir başka kamu yararına dernek Mersin’de bulunmaktaydı. Söz konusu dernek, Hasan Somer adında yaşlı bir körün şirketi gibiydi. Bu derneğe, Kabartma Yayın Organı Hakkındaki Rapor yazarlarının arkadaşları bir süreden beri sızmış bulunuyorlardı. Federasyon yöneticileri ile rapor yazarları arasında bir işbirliği olanağı doğmuştu. Rapor yazarları Mersin derneğini ele geçirecek ve federasyona katacaklar; buna karşılık federasyonun ilk genel kurulunda yönetime kabul edileceklerdi. Sürecin birinci bölümü öngörüldüğü gibi gerçekleştirildi. Bu sırada 1984 yılı Mayısında ANKEK’in olağan genel kurulu yapılmış, rapor yazarları ile Galip Dedebali, Eyyüp Doğan, Ömer İnal Durmuş, Fikri İzra gibi değişik deneyimlerden gelen insanların birleşmesiyle oluşmuş bulunan muhalefet yönetime gelmişti. Altı Nokta, yeni kadrolarıyla rapor yazarlarının federasyona ilişkin planlarını başlangıçta destekledi; fakat Haziran ayında İstanbul’da yapılan federasyon genel kuruluna gidince, bazı üyelerin fevri davranışlarıyla genel kurulu provake edip ayrıldılar. Böylece federasyon üzerine kurulu plan, suya düşmüş; merkezi örgütlenme için yeni bir arayış başlamış oluyordu. 1984 yılının sonlarında Altı Nokta Körleri Eğitme ve Kalkındırma Derneği, Türkiye Görmezleri Eğitim ve Himaye Derneği ve Mersin’deki derneğin katılımıyla kurulan yeni bir federasyon ilan edildi. Mersin Derneği, mevcut federasyonundan ayrılmıştı. Bu nedenle yeni dernekler yasasına göre, üç ay içerisinde yeni bir kamu yararına derneği bulamayan söz konusu federasyonun feshi gerekiyordu. Gerek Altı Noktacıların bazı hataları, gerekse Mersin Derneği yöneticilerinin çıkarcılıkları yüzünden Mersin Derneği yeni kurulan federasyondan ayrılarak yeniden eski federasyona katıldı. Böylece ikinci federasyon hayali de sona ermiş oldu. Altı Nokta’da 1985 yılında yapılan olağanüstü genel kurulla, tüm belirsizlikler ortadan kaldırıldı ve yeni kadroların Altı Noktaya egemenliği pekiştirildi. Kapılar tüm görme engellilere ardına dek açıldı. Kısa sürede yüzlerce görme engelli üye, Altı Nokta saflarında yerini aldı. Kör aydınların büyük bir çoğunluğu Altı Nokta’da toplandı. 1980’li yıllar; Altı Nokta’nın yeni kimliğini, ilke ve perspektiflerini oluşturma, körlerin her düzeyde söz ve karar sahibi olması ilkesini gerçekleştirme, planlı programlı çalışma biçimini yerleştirme, görme engellilerle ilgili kurum ve kuruluşlarla ilişkileri kurup daha olumlu bir düzeye getirme ve körlerin temel sorunlarını saptama yılları oldu. ANKEK adını Altınokta Körler Derneği olarak değiştirirken, siyasal düşüncesine, dinsel inanışına ve etnik kökenine bakmadan tüm körleri kucaklayan, onların karar süreçlerinin tüm aşamalarına etkin olarak katıldıkları mücadeleci yeni bir örgüt anlayışının işaretini de vermekteydi. Bu anlayış 80’li yıllar boyunca yaygınlaştı; önce Türkiye Görmezleri Eğitim ve Himaye Derneğinde, sonra Çağdaş Görmeyenler Derneğinde ve giderek diğer derneklerde taraftar buldu ve egemen hale geldi. Körler adına etkinlik gösteren; gören bayan ve baylardan oluşan gönüllü çabalar, yavaş yavaş dernek alanlarını terk ederek vakıflaşmaya başladılar. Böylece derneklerin körlerin mücadele alanı olduğu, vakıfların ise proje ve hizmet üreten gönüllü çabalara ayrıldığı yeni bir süreç başlamaktaydı. 80’li yıllar mevcut Körler Federasyonunun demokratikleştirilmesi ve körler kitlesinin gerçek bir üst örgütü haline gelmesi için verilen yoğun mücadelelere tanık oldu. Başlangıçta Türkiye Görmezleri Eğitim ve Himaye Derneği ve Altınokta Körler Derneği tarafından yürütülen bu mücadeleye 80’li yılların sonunda Çağdaş Görmeyenler Derneği de katıldı. 1991 yılında bu üç dernek Demokratik Kör Dernekleri Birliği (DKDB) adı ile federasyon gibi çalışmayı ve mevcut federasyonu demokratikleştirmeyi; bu başarılamazsa ikinci bir federasyon kurmayı amaçlayan gayri resmi bir birliktelik meydana getirdiler. Bu birlikteliğin ilk ürünü demokratik, kapsamlı ve bütünlüklü bir özürlüler yasası taslağı hazırlayarak yurdun dört bir yanından gelmiş üç örgüte bağlı 300 kişi ile TBMM’ne bir çıkartma yapmak ve grup salonlarını doldurarak bu taslağı siyasal parti yetkilileri ile Meclis Başkanlığına elden vermek oldu. Böylece özürlüler yasası fikri kamuoyu önünde tartışmaya açılmakta ve bu yasa uğruna verilen mücadele demokratik tepki hakkı çerçevesinde daha etkin bir biçime kavuşturulmaktaydı. Demokratik Kör Dernekleri Birliği Türkiye Görmezleri Eğitim ve Himaye Derneği ile Altınokta Körler Derneği arasındaki uyuşmazlıklar nedeni ile Türkiye Görmezleri Eğitim ve Himaye Derneğinin çekilmesi ile birlikte zaafa uğrayınca DKDB’nin üçüncü ayağı olarak Körlere Mutluluk Derneği devreye girdi. Bu dernek 1970’li yıllarda konser grubu çalıştırmak amacıyla kurulmuştu. DKDB’ye girdiği yıllarda yeni bir kimlik arayışı içerisindeydi. Sonradan federasyonumuzun kamu yararına çalışan derneklerinden Görme Özürlüler Derneği (GÖZ-DER) haline dönüştü. 1990’lı yıllar özürlüler yasası mücadelesinin meydanlara çıktığı ve değişik eylem biçimleri ile deneyimlerin zenginleştiği bir süreci yaşadı. 1992 yılında meclis eylemi yinelenirken 1993 yılı 3 aralığında zincirli bir protesto eylemi gerçekleştirildi. Bu eyleme kör derneklerinin yanı sıra ortopedik engellilerin örgütleri de katıldılar. 1994 ve 1995 yıllarında mücadeleye Altınokta Körler Derneği’nin çağrısı ile kurulan ve on değişik özürlü örgütünden oluşan Özürlüler Platformu öncülük etti. Açlık grevi, imza kampanyası, yürüyüş, miting vb. yapılan eylemler arasındaydı. Bu sırada 1994 yılı Ekiminde Körler Federasyonu kör ve az gören üyelerin iradelerini temel alan demokratik bir tüzüğü kabul etti. Böylece Ahmet Cantürk başkanlığında yeni bir dönem başladı. Federasyon körlerin mücadelesini örgütleme misyonu ile yeni bir kimliğe doğru evrimleşti. Bu evrim 1998 yılında bugünkü yönetimimizi iş başına getiren genel kurulla birlikte daha da olgun bir noktaya ulaştı. Bağımsız, ulusal, demokratik, mücadeleci ve etkili bir federasyon oluşturmanın alt yapısını yarattı. 1994 yılından sonraki süreçte Türkiye Sakatlar Konfederasyonu nispeten etkin bir hale gelirken Körler Federasyonu ile kısır bir çekişmenin içerisine girdi. Konfederasyon her şeyin kendi tekelinde cereyan etmesini, bağlı federasyonların başkana kayıtsız koşulsuz biat etmesini istemekteydi. İstediği an ve istediği biçimde federasyonların içişlerine müdahale edebilir, gerektiğinde problem yaratanlarını aforoz edebilirdi. Körler Federasyonu bu anti-demokratik, tekelci hırslı tutuma boyun eğemezdi. Çünkü bugünkü kimliğini, bilgi ve kadro birikimini büyük mücadeleler sayesinde ve önemli bedeller ödeyerek elde etmişti. Bu yüzden konfederasyonun tekelci ve anti-demokratik tutum ve anlayışına karşı yoğun bir mücadeleye girişti. Bu mücadelede zaman zaman ortopedik engellilerin desteğini yanında bulduysa da 2000 yılı şubatına dek sonuç alamadı. Körlerin, sağırlarla çok ciddi iletişim sorunlarının yanısıra sağırlar yeterli bir mücadele ve örgütlenme bilincine ulaşamamışlardı bu nedenle kendilerini istismar eden çeşitli kişilerin elinde tutsaktılar. Zihinsel engellilere gelince, kuşku yok ki bunlar kendilerini temsil edemiyorlar; çoğu, olaylara duygusal bakış açısının sis perdesi arkasından baktıkları için süreçlerin iç yüzünü kavrayamıyorlardı. Ortopedik engellilerin durumu ise çok belirsizdi. Tutumları dönemden döneme değişiyor ve kendi içlerinde bütünlüğü sağlayamıyorlardı. Tüm bu nedenlerle sakat örgütlerinin demokratik bir baskı ve mücadele grubu olarak sımsıkı birleşmelerinin ve kendi aralarındaki çelişkilere son vermelerinin gereğini anlamaları için bazı sancıların yaşanması gerekmekteydi. Yaşandı. Üstelik bu sancılar yer yer federasyonumuzun iç bünyesine kadar sızdı. 1997 yılı sonlarında bir grup kamu yararına derneğin Türkiye Sakatlar Konfederasyonu Başkanın da teşviki ile kurmaya çalıştıkları ikinci federasyon girişimi, Altınokta Körler Derneği, Eskişehir Görme Engelliler Dayanışma Derneği ve Görme Özürlüler Derneğinin çabaları ile engellendi. Federasyonumuza katılma hakkına sahip olan sonuncu dernek merkezi bursa’daki görme Engelliler Derneğidir. 1997 yılında Altınokta Körler Derneği ve Körleri Eğitim ve Kalkındırma Derneği Bursa şubelerinden kopan bir grup görme engelli tarafından kurulan dernek kısa sürede etkinliklerini ve örgütlenmesini geliştirerek bugün delege sayısı bakımından federasyonun dördüncü büyük gücü haline gelmiştir. 19 Şubat 2000 tarihi ile birlikte Türkiye Sakatlar Konfederasyonu Genel Kurulundan itibaren bir onarım sürecinin başladığı söylenebilirse de henüz ciddi adımların atılmamış olması ve zamanın titiz kullanılamaması, örgütlerimiz arasında kaygı yaratmaktadır. 20. yy’ın son 20 yılındaki örgütlenme süreci ve özürlü örgütleri arasındaki ilişkiler yukarıda sunulmuştur. Peki bu yıllar içerisinde özürlü hakları ve elde edilen kazanımlar ne durumdadır? 12 Eylül rejimi, her alanda olduğu gibi sakatlar alanında da kazanılmış haklara müdahale ederek, sakatlar lehine kimi düzenlemeleri ortadan kaldırdı. 1981 Uluslararası Sakatlar Yılı’nda, yıllardan beri gelir vergisinden muaf olan sakatları, yeniden vergiye tabi tuttu. Ama sakatlık derecesine göre bazı indirimler yaparak, yeni bir hak veriliyormuş gibi kamuoyuna ilan etti. Buna karşılık özellikle körler alanında mücadele eden kişilerin çabalarıyla, sakatların 15 yılda emeklilik hakkı elde edilebildi. Daha sonraki hükümetler zamanında, öğretmenlik hakkı bir yönetmelikle kaldırılırken, çıkarılan yeni istihdam tüzüğüyle işverenlere hafif sakatlıkları tercih hakkı getirildi. Bazı üniversitelerin sosyal bölümleri dahi körlere kapatıldı. Özürlüler yasası fikri hükümet tarafından resmen ilk kez 1995 yılı haziranında kabul edildi. Özürlüler platformu 29 Mayıs günü Anıtkabir’den Başbakanlığa bir yürüyüş yapmış, Başbakan Tansu Çiller önce platform temsilcileri ile görüşeceğini bildirmiş; fakat sonra bu sözünü yerine getirmeden Başbakanlık binasını gizlice terk ederek Erzurum’a gitmişti. 4 Haziran günü Kilis Belediye Başkanlık seçimi için Gaziantep havaalanına inen Tansu Çiller’in yolu Altınokta üyesi bir grup özürlü tarafından kesildi. Eylem, Başbakan’ın Özürlüler Yasasının çıkarılması için gerekli hazırlıkları başlatacağı yönünde söz vermesi ile sona erdi. Gerçekten de Başbakan sözünü tuttu ve Ankara’ya gelince Özürlülerden Sorumlu Devlet Bakanına talimat vererek çalışmaları başlattı. Fakat meclisten çıkacak bir yasa yerine sorunun kanun hükmünde kararname ile çözülmesi öngörülmekteydi. Özürlüler platformu bu eğilime karşı çıktı; ANAP ve DYP grubunda yapılan konuşmalarda sorunun KHK ile çözülmesinin sakıncaları anlatıldı. Çalışmalar tavsadı. 1996 yılı ortalarında Refah-Yol hükümetinin kurulması ile birlikte KHK çıkartmak için yetki yasası sorunu yeniden gündeme geldi. 3 Aralık 1996 tarihinde yetki yasası özürlü örgütlerinin takdir duyguları ve o günü Özürlüler Bayramı ilan etmeleri çığlıkları ile kabul edildi. Daha sonraki süreçte Türkiye Sakatlar Konfederasyonu, ona bağlı konfederasyon temsilcileri ve bürokratların katıldığı toplantılar gerçekleştirilerek KHK’lerin çerçevesi oluşturuldu. Federasyonumuz gelişen sürecin bütünlüklü bir yasa fikrinden uzaklaşmakta olduğunu sezmekle birlikte Başkanı Ömer İnal Durmuş’un bu rahatsızlıkları kaale almayan tutumu nedeni ile ciddi bir tepki koyamadı. Çıkarılacak KHK’lere ilk tepki Altınokta Körler derneği ve Çağdaş Görmeyenler Derneğinden geldi. Bu dernekler 1997 Nisan ayında bir basın toplantısı, 16 Mayıs 1997 de Anıtkabir’den Başbakanlığa bir maskeli yürüyüş yaparak eleştirilerini kamuoyuna ilettiler. 30 Mayıs günü Özürlüler İdaresi Başkanlığı Teşkilatının kurulmasını içeren 571 sayılı; 8 Haziran’da da pekçok yasada değişiklik yapılmasını öngören 572 sayılı ve özel eğitim yasasını değiştiren 573 sayılı KHK çıktı. Bunlar o güne kadar özürlüler için yapılan en kapsamlı değişikliklerdi. Ancak yetersiz ve sınırlıydılar. Demokratik, kapsamlı ve bütünlüklü özürlüler yasası gereksinmesini karşılayacak nitelikte değildiler. 1997 yılı ortalarında Refah-Yol hükümeti devrilerek yerine AnaSol-D hükümeti kuruldu. Bu hükümetin özürlülerden sorumlu Devlet Bakanı Hasan Gemici, hızla özürlüler konusuna vakıf hale gelerek bir dizi yasanın hazırlanması ve meclisten çıkarılması çalışmasına başladı. 1998 yılında vergi yasasında yapılan değişikliklerle ilk kez, serbest meslek sahibi özürlüler ve özürlü yakınları da işçi ve memur özürlüler gibi vergi indiriminden yararlanma hakkına kavuştular. 50 ve 50’nin üzerinde işçi ve memur çalıştıran işyerlerindeki %2 özürlü kontenjanı % 3 e çıkarıldı. Almadıkları her özürlü başına ödenen 500.000.TL’lik para cezası bu gün için 188.000.000 TL ye çıktı ve bundan böyle devlet alacaklarına uygulanan faiz üzerinden otomatiğe bağlandı. %’3 den fazla özürlü çalıştıran işverenlerin sigorta priminin yarısı devlet tarafından üstelenilerek işverene ilk özendirme önlemi uygulandı. Özürlü kimlik kartı, sağlık raporları ve özürlü istihdamı ile ilgili yönetmelikler yeniden düzenlendi. 1998 yılı sonlarında “özürlüye ya iş ya da tazminat” sloganı ile federasyonumuzca başlatılan mücadele halen sürmektedir. Görüldüğü gibi 1990’lı yıllar başta körler olmak üzere diğer özür gruplarının da katkıları ile sürdürülen mücadeleler sayesinde kamuoyunun ve hükümetlerin sakatlık sorununa duyarlı hale getirildiği ve önemli kazanımların elde edildiği bir zaman dilimini oluşturmaktadır. Bu gelişmeler henüz gereksinimlerimize karşılık vermekten ve ileri ülkelerin sakatlara sağladığı hak ve olanakların düzeyini tutturmaktan uzaktır. Ne ki, olayın sırrı anlaşılmış; sosyal devletin tüm kurum, kural ve ilkeleri ile yaşama geçirilmesi için örgütlü mücadeleden başka bir seçenek bulunmadığı keşfedilmiştir. Bu sır 1900’lü yılların 2000’li yıllara aktardığı en önemli derstir. Federasyonumuz bu dersi iyi kavradığı ve gereklerini hakkı ile yerine getirdiği ölçüde 2000’li yılların örgütü olacak; güneşin altındaki yerini alacaktır.
2) 5 TEMMUZ 1998 – 8 TEMMUZ 2000 DÖNEMİ FAALİYELERİSunuşKörler Federasyonu 1976 yılında merkezi İstanbul’da bulunan Körler Eğitim ve Kalkındırma Derneği ile, merkezi Ankara’da bulunan Körleri Koruma ve Kalkındırma Derneği tarafından İstanbul’da kuruldu. Hangi amaçla? Körleri, ortak hak ve çıkarlarını merkezi planda koruyup geliştirme etkinliğini koordine etme amacıyla mı? Yani körlerin ülke çapındaki ortak mücadelesini sevk ve idare amacıyla mı? Kuşkusuz hayır. Çünkü o gün henüz özürlü hakları bilinci yeterince gelişmemişti ve yaygın değildi. Ayrıca körlerin örgütleri ülke sathına yayılmış ve bir koordinasyon ihtiyacını gerektirecek bir düzeye ulaşmış değildi. Peki öyle ise hangi amaçla doğmuştu federasyon? Konser grubu çalıştıran derneklerin kendi aralarındaki rekabete son verme ve ülkeyi çatışmasız olarak konser grupları arasında nüfuz bölgeleri olarak paylaşma çabalarını koordine etmenin yanısıra federasyon gibi gözükmenin yaratacağı imaj ve avantajları kullanma çabasından. Böyle olduğu içindir ki, Körler Federasyonu sözcüğün gerçek anlamında bir federasyon olamadı. 1983 yılında Milli Güvenlik Konseyi’nin denetimindeki Danışma Meclisi tarafından kabul edilen 2908 sayılı Dernekler Yasası’nın 88. Maddesi ile derneklerin kendi adlarını taşıyan federasyonlara üye olma zorunluluğu getirilince Körler Federasyonu, üye olan birbirinden anlayışça çok farklı dernekleri koordine edemedi. Mevcut yönetim muhalefete iktidarı kaptırmamak için binlerce naylon gören üye ile derneklerini şişirmekte; kendi içindeki körleri azınlığın azınlığı durumuna düşürmekte ve kendi örgütleri dışındaki dernekleri dışlayıp irdemekte sakınca görmedi. Yıllarca federasyon genel kurulları, konser grubu işletip daha fazla rant elde etmeyi dernekçilik haline getirmiş olan gruplarla, özürlü hakları uğruna mücadeleyi örgütlenmenin odağına koyan farklı anlayıştaki dernekler arasında mücadele arenasına dönüştü. Hatta yetmedi; çatışma derinleşip yaygınlaşarak yer yer kamuoyunun önüne çıktı. Taraflar arasında kıran kırana bir savaş sürmekteydi. Muhalefet mücadeleyi sertleştirip ülkenin gündemine sokarken, yönetim, muhalefetten dernekleri federasyondan atmak için uğraşmaktaydı. Oysa bu olanaksızdı. Çünkü askeri rejimin ürünü olan Dernekler Yasasının özel 88. maddesi; doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün kaderini çelik bağlarla birbirine bağlamıştı. Kimse kimseyi federasyondan atamazdı. Eğer körler için bir şeyler yapılmak isteniyorsa bir arada yaşamanın asgari koşullarını yaratmak, özürlü hakları mücadelesindeki netleşmeyi doğal akışına ve zamana bırakmak zorunluydu. Öyle de yapıldı. 1994 yılı ortalarından itibaren dernekler arasında başlayan görüşmeler demokratik sayılabilecek bir tüzüğün kabulü ile sonuçlanarak olağanüstü bir genel kurul takvimi benimsendi. 22 Ekim 1994 tarihinde gerçekleştirilen genel kurulda söz konusu tüzük kabul edildi ve tüm dernekleri kucaklayan bir yönetim iş başına geldi. Kabul edilen tüzüğün özü, dolambaçlı bir yoldan da olsa kör üyelerin iradesinin egemen kılınmasına dayanmaktaydı. Federasyona bağlı her derneğin gören üye sayısı kör üye sayısını geçemeyecekti. Yeni gelişme federasyon etkinliklerinde kendisini hissettirmekte gecikmedi. Federasyon giderek daha çok körlerin iradesine dayanan ve özürlü hakları mücadelesini gündemine almaya başlayan bir örgüte dönüştü. Fakat gerek kısa vadeli hesaplar gerekse mücadele anlayışındaki farklılıkların yarattığı güvensizlik duyguları yeni çelişkileri ve çatışmaları körükledi; dernekler arası cepheleşmeler genel kurulu kaybeden cephenin dışlanmasına yol açtı. Bu durum bir yandan güçleri bölüp zayıflatırken diğer yandan federasyon içerisinde kendilerini mutlu hissetmeyen derneklerin federasyon kabuğunu çatlatıp federasyon dışı arayışlara girmesini kışkırttı. Artık herkesin, içinde kendini mutlu hissedebileceği ve gücü oranında temsil edebileceği yeni bir federasyon hukukuna, tüm güçleri kucaklayan, sevk ve idare eden ulusal bir federasyona ihtiyaç vardı. Federasyon İstanbul’dan Ankara’ya taşınmış ve bir derneğin kanatları altına sığınmıştı. Bu yüzden bağımsız bir federasyona da ihtiyaç vardı. Uzun süreden beri iç çatışmalar yüzünden mücadele geleneği terk edilmiş; federasyonun kamuoyundaki etkisi zayıflamıştı. Federasyon, tabanı demek olan derneklerle demokratik ve organik bağını yitirmişti. Bu yüzden mücadeleci, etkili ve demokratik bir federasyona ihtiyaç vardı. İşte 5 Temmuz 1998 genel kurulu bu ihtiyaçların kendini hissettirdiği böyle bir ortamda toplandı. Genel kurul, bağımsız, ulusal, demokratik, etkili ve mücadeleci bir federasyon yaratmak için 4,5 aylık bir planı benimsedi ve planı hayata geçirebilecek muktedir bir yönetimi iş başına getirdi. İki yıllık olağan bir dönemin dökümünü çıkaran bu rapor, federasyonumuzun, yukarıda belirlenen hedeflere ne ölçüde ulaştığı sorusunun yanıtını da aramakta ve genel kurulun yüksek iradesine sunmaktadır. İki yıllık çalışmayı federasyon yürütme kurulumuz içerisindeki görev dağılımına koşut olarak rapor edeceğiz. Her bir uzmanlık alanı için öngörülen planlar ve günün gereği olarak ortaya çıkan görevler çerçevesinde cereyan eden olguları, olanaklar ölçüsünde eksiksiz bir biçimde ele alacak ve genel kurulun nesnel bir değerlendirme yapmasına uygun bir temel oluşturacağız. Son değerlendirme bölümü tamamı ile bizim öznel yaklaşımlarımızı ve süreçle ilgili tahlillerimizi içermektedir. Bu bölümde kendimizi mercek altına alacak, otokritiğimizi yapacak ve süreçten çıkarılan dersleri derleyeceğiz. Çalışma Biçimi a) Yönetim kurulumuz yukarıda koyduğumuz hedefleri gerçekleştirebilmek için daha ilk toplantısından itibaren planlı ve projeli çalışmayı bir gelenek haline getirmeyi amaçladı. 2 yıllık dönemi yaklaşık olarak altışar aylık dilimlere ayırdı ve her altı ay için belirlenen planı, iki ayda bir yaptığı toplantılarda mercek altına aldı. Bu süre içerisinde yapılan hataları değerlendirdi; gerekli düzeltmeleri yaptı. b) Düzeltme sadece planlar ya da yapılan hatalar açısından değildi kuşkusuz. Yönetim kurulumuz her altı ayda bir yürütme kuruluna seçilen kişilerin göreve uygun olup olmadığını da gözden geçirdi. Uygun olanların devamına karar verirken, uygun olmayanların kaprisleri ve kanaatleri ne olursa olsun cesaretle değiştirilmesini körler kitlesine karşı bir sorumluluk saydı. c) Yönetim kurulumuz yazılı çalışmayı ve belirli sürelerde rapor verme sistemini de yönetsel etkinliğinin vazgeçilmez bir öğesi haline getirdi. Her yaptığı sempozyumu, konferansı ve toplantıyı yazılı bir belgeye dönüştürürken her eylemini resimle, video ile tarihe mal etmenin gayretini gösterdi. d) Tüzüğümüz, eskisinden farklı olarak genel sekreterlik ve mali sekreterlik dışındaki tüm etkinlik alanlarını başkan yardımcılığı biçiminde birbirine eşit bir statüye kavuşturmuştu. Bu anlayışa uygun olarak yönetim kurulumuz yürütme kurulu üyelerinin her birine geniş bir inisiyatif tanıdı ve adeta kendi içinde bir özerklik sağladı. Bu, her uzmanlık alanının kendi kaderi ile başbaşa bırakılması anlamına gelmemekteydi. Tam tersine çeşitli nedenlerle yetersizlik gösteren görevler, gerek başkanlığımızın gerekse bir bütün olarak yönetim kurulumuzun katkıları ile desteklendi. Böylece kolektif sorumluluk anlayışı, özerklik anlayışı ile dengeli bir biçimde yaşama geçirilmeye çalışıldı. e) Bazen öznel olarak doğru sandıklarımız, nesnelliğin duvarına çarpar ve paramparça olurlar. Hayal kırıklığına uğramamak için gerçekliği bilimsel ölçülerle elde etmek gerekir. Bu bakış açısından hareketle yönetim kurulumuz, temel politikalarını oluştururken sık sık bilimsel araştırmalara başvurdu. Buradan elde ettiği sonuçları çalışmalarının merkezine yerleştirdi. f) Yönetim kurulumuz, açıklığı, saydamlığı anlayış ve davranışının ayrılmaz bir parçası haline getirdi. Daha ilk toplantısında tüm yönetim kurulu toplantılarının herkese açık yapılacağını ilan etti. 1998 Eylül’ünde bugünkü yeni yerine taşınırken toplantı salonunu izleyicilerin toplantıyı izleyebilecekleri mekanları sağlamak sureti ile açıklık politikasına uygun bir biçimde düzenledi. g) Kapalı kapılar arkasında yürütülen kulislere kesin olarak son verildi ve herkes, geniş katılımlı meclisler önünde eteğindeki tüm taşları dökmesi için özendirildi. h) Bu dönemde eskiden beri sürdürülen, belirli derneklerin “hınk deyiciliği”ni federasyon politikasının merkezine oturtma anlayışına bir son verilmiştir. Federasyon iradesi, olması gerektiği gibi tüm dernek iradelerinin üzerine çıkartılmış ve onların bileşkesi haline dönüştürülmüştür. Bu bağlamda yönetim kuruluna bağlayıcı kararlarla gelen derneklere prim verilmemiş; yönetsel etkinliğin özgür tartışma ortamı içerisinde varması gereken iradi sonucun ortaya çıkması için gereken kesin tutum takınılmıştır. i) Federasyon yönetim kurulumuzun çalışma biçimine ilişkin önemli özelliklerinden birisi de üst örgüt olma misyonunun farkında olarak çeşitli alanlarda derneklere örnek sunabilecek model davranışlar sergilemesi olmuştur. Sözgelişi “tazminat mücadelesi”, “kadın hareketinin izlemesi gereken yol” gibi, çalışma alanlarında her örgütün kendi özgün koşullarında zenginleştirebileceği merkezi model projeler sunulmuş ve derneklerin federasyon yönetiminin önüne koyduğu hedefleri destekleyeceği etkinlik biçimlerinin çeşitlenmesine olanak sağlanmıştır. j) Son olarak çalışmalarda teknolojinin yarattığı tüm avantajların kullanılmasına özel bir önem verilmiş; son teknolojik gelişmelerin federasyon çalışmalarına katkısı için hiçbir masraftan kaçınılmamıştır. Bu sayede hızlı ve en az yanlışlı bir çalışma düzeni elde edilmiştir. A) FEDERASYON BAŞKANI ARACILIĞI İLE YÜRÜTÜLEN ETKİNLİKLER“Özürlüye Ya iş Ya Da Tazminat” KampanyasıFederasyonumuzun en önemli, en yaygın, dolayısı ile en çok kaynak ayrılan etkinliği “Özürlüye Ya İş Ya Da Tazminat” sloganı ile sürdürülen kampanyadır. Kampanyanın ana fikri şudur: Devlet yurttaşları ile bir sözleşme yapmıştır. Bu sözleşme anayasadır. Anayasamızın 2. maddesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni sosyal devlet olarak tanımlamaktadır. Devletimiz sosyal devlet olmanın gerektirdiği bir biçimde yurttaşlarının sağlık, eğitim, iş, barınma, sosyal güvenlik ve sosyal refah gibi temel gereksinimlerini karşılamayı anayasal bir yükümlülük olarak üstlenmiştir. İşte devlet bu yükümlülükleri yeterince yerine getirmediği içindir ki sakatlıklar meydana gelmiştir. Sakatlık; devletin ihmalinin sonucudur ve toplumsal bir zarardır. İşte devlet kendi kusurlu tutumundan doğan bu zararı yani sakatlığı tazmin etmekle yükümlüdür. Gelişmiş ülkelerde devletin özürlülere karşı tazmin yükümlülüğü çalışan çalışmayan ayrımı yapılmaksızın yerine getirilmekte; ya bir takım indirimli veya ücretsiz hizmetler sunarak ya da sakatlık tazminatı adı altında bir ödemede bulunarak karşılanmaktadır. Örneğin Almanya’da sakatlığın gerektirdiği özel ve ek hizmetlerin karşılığı her kalem için ayrı ayrı para olarak bireye ödenirken, Yunanistan’da çeşitli hesaplamalara dayanan aylık tek bir ödeme biçiminde gerçekleştirilmektedir. Biz, ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik ve toplumsal, ama daha çok psikolojik ve kültürel koşulları göz önünde tutarak çalışan özürlüler için bir tazminat talep etmenin henüz erken olduğunu düşündük. Çünkü ülkemizde özürlülerin çok az bir bölümü çalışma olanağına sahip bulunmakta ve çalışan özürlüler, özürlülerin şanslı kesimi olarak görülmekteydi. Federasyon olarak çalışan onbinlerden, çalışma olanağı bulamayan yüzbinlere milyonlara karşı sorumluluğumuz daha fazla idi. Üstelik bu insanlar çoğunlukla yoksul ailelerin çocukları idiler; ailelerinin sırtında yoksulluğun ötesinde ayrı bir kambur oluşturmaktaydılar. Kuşku yok ki, sakatlık tazminatı, 1991’den beri uğruna mücadele ettiğimiz demokratik, kapsamlı ve bütünlüklü özürlüler yasasının ayrılmaz bir parçası olmak gerekirdi. Fakat, 1991 yılında başlayan “Özürlüler Yasası” mücadelesi 1996 haziranında çıkan 571, 572 ve 573 sayılı KHK ile bir dizi hak sağlanınca özürlü kamuoyu nezdindeki önemini ve güncelliğini yitirmişti. Hükümet, özürlüler yasasının çıkarıldığı propagandasını yapıyor; başta Türkiye Sakatlar Konfederasyonu olmak üzere tüm federasyonlar buna inanmış gözüküyorlardı. Bu yüzden mücadeleyi yeniden alevlendirmek için söz konusu KHK ile sağlanan hakların yetersizliğinin anlaşılması ve kapsamlı bir özürlüler yasasının bir gereksinim olarak ortaya çıkması gerekiyordu. Bu süreç sonuçlanıncaya kadar işsiz özürlüler kendi kaderleri ile baş başa mı kalacaktı. İşte federasyonumuz bu sorunun yanıtı olarak özürlüler yasasının dışında ve öncelikle işsiz özürlülere bir soluk aldırmayı hedefleyen “Sakatlar İçin İşsizlik Tazminatı” mücadelesine karar verdi. DKDB’nin (Demokratik Kör Dernekleri Birliği) öncülüğünde 9 Mayıs 1991 tarihinde 300 dolayında çeşitli kentlerden gelmiş görme engelli TBMM’ye çıkartma yapmış; hazırladığı yasa taslaklarını başta Meclis Başkanı Kaya Erdem olmak üzere, mecliste grubu bulunan tüm siyasal parti yöneticilerine elden vermişti. Bu taslaklar arasında 2022 sayılı yasanın değiştirilmesini ve özürlülere her ay asgari ücret tutarında bir ödeme yapılmasını öngören bir taslak da vardı. 2022 sayılı yasanın değiştirilerek bir tazminat yasasına dönüştürülmesi fikri, 1997’nin 1 ve 2 Aralığında Altınokta Körler Derneği tarafından gerçekleştirilen “Görme Engellilerin Sosyal Güvenlik Sorunları ve İstihdamı Sempozyumu”na bugünkü federasyon başkanı tarafından bir bildiri olarak sunulmuş ve sempozyumun ana fikri olarak kabul görmüştü. 1997 yılı mayısında İtalya’nın Trenia kasabasında gerçekleştirilen EBU Sosyal Haklar Komisyonu Hermes Gönüllüleri Seminerinde de gündeme alınan “Sakatlık Tazminatı” konusu bu tazminatın yasal bir hak olarak bulunmadığı ülkeler için bir mücadele hedefi olarak kabul edildi. Türkiye bu mücadelenin öncülüğünü üstlendi. Bütün bu fikri hazırlık sürecinden sonra 5 Temmuz 1998 yılında işbaşına gelen yönetim kurulumuz konuyu uygulamaya yönelik olarak yeniden ele aldı. Bu doğrultuda bir kampanya başlatılmasına, kampanyanın teorik temelini oluşturmak üzere bir broşür hazırlanmasına karar verdi. Yaz boyunca başta HÜ Sosyal Hizmetler Yüksekokulu olmak üzere çeşitli üniversitelerin ilgili bölümlerinden öğretim üyeleri ile birkaç toplantı yapıldı. Bu toplantılarda kampanyanın argümanlarından sloganına kadar her şey tartışıldı. “Sakatlar İçin İşsizlik Tazminatı” formülasyonunun yanlış anlaşılabileceği, sakatların karşılıksız para istedikleri biçiminde yorumlanabileceği dikkate alınarak devletin sakatlara iş bulma yükümlülüğünün öncelikle anımsatılmasını, bu yükümlülüğün yerine getirilememesi halinde bir tazminat ödenmesinin istenmesini içeren bir sloganın amacımızı daha doğru ifade edebileceği düşünüldü. Böylece kampanya için “özürlüye ya iş ya da tazminat” sloganı keşfedildi. Kampanya materyali olarak iki baskısı yapılan toplam 10.000 broşür, farklı tasarımlarda 6.000 afiş, 100.000 el ilanı, 1.000 kokart, pek çok büyük ve küçük boy pankart üretildi. 200 adet 2x3.5 m. ebadında billboard afiş bastırıldı. Görme engelli, işitme engelli ve ortopedik engelli üç işsizin ağzından taleplerin dile getirildiği ve ünlü tiyatrocu Müşfik Kenter’in seslendirdiği ortalama 50 sn’lik üç kısa metrajlı film hazırlandı. Kampanya, işsiz ve özürlü deposu durumundaki Güneydoğu Anadolu bölgesinin önemli merkezlerinden birisi olan Şanlıurfa’da başlatıldı. 6 Kasım 1998 tarihinde Şanlıurfa’da, Öğretmenevi Konferans salonunda bir araya gelen çeşitli derneklere bağlı 300 dolayında görme özürlünün katıldığı ve GAP Bölge Müdürlüğü, Şanlıurfa Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Şanlıurfa Valiliğinin ev sahibi olduğu bir toplantıda ilan edildi. Bölge televizyonları, basını ve radyoları gerek toplantı öncesinde gerekse toplantı sonrasında kampanyaya geniş yer verdi. Kampanyanın Şanlıurfa’dan sonraki ilk etkinliği; Ankara’nın merkezi yerlerine “Sakatlar İçin İşsizlik Tazminatı” yazılı pankartların asılmasıydı. Bu pankartlar bir hafta süre ile asılı kaldı. 3 Aralık 1998’de, 6 Şubat 1999’da, kitlesel basın toplantıları gerçekleştirildi. 6 Mart 1999 tarihinde Türkiye Sakatlar Derneği ve Altınokta Körler Derneği Sakarya şubelerinin ortaklaşa düzenledikleri yürüyüş ve mitinge etkin olarak katılındı; “Özürlüye ya iş ya da tazminat” sloganı mitingin ana sloganı haline getirildi ve halka bildiri dağıtıldı. 18 Nisan seçimlerinden sonra Ankara’da 200 billboardda afişlerimiz 1 ay süre ile asılı kaldı; televizyon filmlerimiz çeşitli kanallarda yayınlanmaya başladı. 10 Mayıs 1999 günü “Sakatlar Haftası”nın açılışı nedeni ile Kızılay’da kitlesel bir basın toplantısı yapıldı. Görme engelliler ve ortopedik engelliler halka karanfil ve bildiri dağıttılar. Aynı hafta içerisinde belediye otobüslerinde 10 gün süre ile afişlerimiz asılı kaldı. 19-20 Haziran 1999 tarihlerinde Bursa’da kitlesel bir basın toplantısı ve “Özürlüye ya iş ya tazminat” konulu bir kapalı salon toplantısı gerçekleştirildi. Yerel ve bölgesel medya, etkinliklere geniş yer verdi. 17 Ağustos Depremi nedeni ile 15 Ekim tarihine kadar kamuoyuna yönelik ciddi bir çalışma yapılamadı. Ancak bu dönemde hükümet üyeleri ile görüşmelere hız verildi. 9 eylüle gelindiğinde başta Maliye Bakanı Sayın Sümer Oral, Özürlülerden Sorumlu Devlet Bakanı Sayın Şuayip Üşenmez ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan olmak üzere hükümet üyelerinin 3/2’si ile görüşülmüştü. Hemen hepsinden destek sözü alınmıştı. 9 Eylül 1999 günü Başbakanımız Sayın Bülent Ecevit yönetim kurulumuzdan bir heyet kabul etti. Görüşmede 1999 yılının sonuna kadar tazminatla ilgili yasa değişikliğinin gerçekleştirilmesi için çaba göstereceğine ilişkin söz verdi. 15 Ekim “Beyaz Baston Dünya Körler Gününün” kutlanması ülkemizde gelenek haline gelmemişti. Federasyonumuz ilk kez bugünü “Özürlüye Ya İş Ya Da Tazminat” talebinin yüksek sesle ifade edilebileceği etkin bir kutlamaya dönüştürme kararı verdi. Hedef devletin en yüksek katlarına ulaşmak ve tazminat talebini etkin bir biçimde dile getirmekti. Plan amacına ulaştı ve 15 Ekim günü sabahtan akşama dek etkin eylemlere tanık oldu. Çeşitli kentlerden gelen federasyonumuza bağlı derneklerin 500 dolayındaki üyesi sabah Anıtkabir’de bir araya geldi. Saygı duruşundan sonra TBMM’ne gitmek üzere yürüyüş kolu oluşturan kalabalık, meclisin en büyük salonunda Meclis Başkanı Sayın Yıldırım Akbulut tarafından kabul edildi. Sayın Akbulut konunun meclis aşamasına getirildiği andan itibaren etkin bir destek sunabileceğine ilişkin söz verdi. Yürüyüş kolu halinde Başbakanlığa gelen görme engelliler Başbakanla görüşmek istedikleri yönündeki istemlerini yetkililere ilettiler. Bakanlar Kurulu toplantı halinde idi ve yetkililer görüşmenin olanaksız olduğunda ısrar ediyorlardı. Yapılan ısrarlı görüşme talebi sonucunda Bakanlar Kurulu Toplantısına ara verdi ve başta federasyon başkanı olmak üzere eylemcilerin temsilcilerini davet etti. Bu görüşmede de Sayın Ecevit 1999 yılı sonuna kadar yasa değişikliğinin meclisten geçirileceğine ilişkin sözünü yineledi ve yasa değişikliği ile ilgili çalışmaları yürütmesi için Devlet Bakanı Sayın Hasan Gemici’yi görevlendirdi. Federasyon Başkanı, Sayın Ecevit’e günün anlamına uygun olarak bir beyaz baston armağan etti. Federasyon yönetim kurulu ertesi gün Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel tarafından kabul edildi. Böylece görüntülü ve yazılı medya bu etkinliklere çok geniş yer verdi. Hem kamuoyu hem yetkililer özürlülerin işsizlik tazminatı talebi konusunda bilgilenmişler; böylece alınmış olan karar amacına ulaşmış oluyordu. Eylemlerin sonuncusu hem İstanbul’da hem Ankara’da eşzamanlı olarak 3 Aralık 1999 günü gerçekleştirildi. İstanbul’da Türkiye Görmezleri Eğitim ve Himaye Derneği’nin organizasyonu ile federasyon öncülüğünde gerçekleştirilen ve İstiklal Caddesi boyunca Taksim Atatürk Anıtına kadar sürdürülen yürüyüşe Altınokta Körler Derneğinin yanısıra Ortopedik Özürlüler Federasyonuna bağlı Türkiye Sakatlar Derneği de katıldılar. Yol boyunca zaman zaman sloganlarla zaman zaman da Belediye Bandosunun çaldığı Cumhuriyet Marşları ile halkın ilgisini toplayan yürüyüş kolu, Taksim Meydanında Atatürk Anıtına çelenk koyduktan sonra bir basın toplantısı yaparak eylemini sonuçlandırdı. İstanbul yürüyüşü, 1000 dolayında katılımla bugüne kadarki en kalabalık özürlü yürüyüşü oldu. Aynı saatlerde Ankara’da Türkiye Sakatlar Konfederasyonu ve bağlı federasyon temsilcileri meclis başkanlığı ile Sayın Cumhurbaşkanını ziyaret etmekteydiler. Federasyon temsilcimiz mecliste milletvekillerine hitaben bir konuşma yaparak tazminat talebimizi dile getirdi. Sayın Gemici yapmış oldukları çalışmaları ilk kez 4 Aralık 1999 tarihinde telefonla federasyon başkanına aktardı. Böyle bir tazminat için başvurabilecek özürlülere ayda asgari ücret üzerinden yapılacak bir ödemeyi bütçenin kaldıramayacağı ve dolayısı ile kabul görmeyeceği ifade ediliyordu. Buna karşılık federasyon başkanınca “özürlülerin üç kategoriye ayrılabileceği, her biri için değişik bedeller saptanabileceği; böylece bütçe için oluşturulacak yükün geriye çekileceği dile getirildi. Bu öneri Sayın Gemici’nin mantığına uygun geldiği için hazırlıkların bu doğrultuda devam ettirileceğini belirtti. Daha sonraki haftalar içerisinde Sayın Gemici ile yüzyüze iki kez görüşüldü. Yanında konu ile ilgili çalışmalar yürüten uzmanları da bulunmaktaydı. Aylık birinci derece özürlüler için kırk, ikinci derece için otuz, üçüncü derece özürlüler için ise yirmi milyon TL ödenmesini önermekteydiler. Federasyonumuz birinci derece özürlülerin yukarıya, ikinci ve üçüncü derece özürlülerin ise aşağı çekilmesi konusunda bir öneri sundu. Uzun tartışmalardan sonra öneri, birinci derecenin yükseltilmesi, üçüncü derecenin düşürülmesi, ikinci derecenin ise yaklaşık aynı değerinde korunması biçimi ile kabul gördü. Ayrıca Sayın Gemici ve uzmanlarının söz konusu 2022 sayılı yasada bir değişiklik değil de böyle bir tazminat için ayrı bir yasa hazırlanması konusundaki önerileri de kabul edildi. Daha sonraki bir görüşmede Sayın Gemici, hazırlıklarını tamamladıklarını ve Başbakanlığa verdiklerini ifade etti. Fakat gündem Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden dolayı büsbütün tıkalıydı. Hükümetin başka bir soruna kulak verebilecek durumu yoktu. Başbakan Sayın Bülent Ecevit’in verdiği söz en az beş – altı ay aşılmıştı. Konu ancak yasa taslağının hazırlanması aşamasına ulaştırılabilmişti. Bundan sonra hükümetin kabul etmesi, meclise sevk etmesi, meclisin de gündemine alarak sonuçlandırması için en iyi ihtimalle birkaç ay daha gerekiyordu. Fakat kampanya başlayalı sadece 1,5 yıl olmuştu. Ülkemizde bir hakkın elde edilebilmesi için gereken kamuoyunun oluşturulması ve sonuç alınması uzun süreler almaktaydı. 1991 yılında başlatılan Özürlüler Yasası mücadelesi henüz sonuçlanmamıştı. Kamu çalışanlarının grevli toplu sözleşmeli sendika mücadelesi sürüncemedeydi. Bu yüzden eğer 2000 yılı içerisinde tazminat mücadelesinden sonuç alınabilirse bu bir başarı sayılabilirdi. Çünkü Özürlüye Ya İş Ya Da Tazminat kampanyası önce 18 Nisan genel ve yerel seçimleri, arkasından Abdullah Öcalan davası, ülkemizi büyük acılara boğan ve gündemi bütünü ile kilitleyen 17 Ağustos ve 12 Kasım depremleri, Hizbullah operasyonları ve nihayet Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile Galatasaray’ın Avrupa Kupası maçlarının kadrine uğramıştı. Bütün bu gündem ağırlığı içerisinde ilerleyebilmek ve perdeyi aralayarak kamuoyu ile yetkililere görünebilmek gerçekten önemli bir başarı sayılabilirdi. İşte federasyonumuz bunu sağlayabilmiştir. Öte yandan özürlüye ya iş ya da tazminat kampanyasının son derece önemli bir zaafı da ortaya çıktı. Görme engelliler dışında özürlü kitlesi içten içe destekledi ise bile, kampanyaya etkin bir destek sunmadı. Çünkü kitleler ölüm kalım noktasında değilseler tepkilerini ve istemlerini örgütleri aracılığı ile ifade ederler. Hiç kuşku yok ki özürlü kitlesi, sakatlık tazminatının kendisi için ifade ettiği anlamı bilmemekte, daha doğru bir anlatımla; insan olarak bazı haklara doğuştan sahip olduğunun farkında ve bilincinde bulunmamaktadır. Bu yüzden böyle bir talebi duyar duymaz önemini kavrayacağı ve tepkisini ortaya koyabileceği beklenemez. Özürlü kitlesinin az çok örgütlenme bilincine ulaşmış kesiminin başı ise çoğu istismarcı(*), bir kısmı mücadele deneyim ve bilincinden yoksun özürlü örgütlerince bağlanmıştır. Körler federasyonu dışında diğer federasyonların ve bu federasyonlara bağlı derneklerinin çoğunun dünyası bambaşkadır. Buralarda özürlü hakları bilinci ve mücadelesi yeterince gelişmemiştir ve bu örgütler özürlü hakları mücadelesi dışında şeylerle uğraşırlar. Kuşku yok ki; bu süreci hazırlamak ve hızlandırmak için federasyonumuza ve federasyonumuza bağlı derneklere de bazı görevler düşmekteydi. Söz gelişi örgütlü oldukları kentlerde diğer özürlü örgütleri ile ortak platformlar oluşturabilir ve bu platformların birinci gündem maddesine özürlüye ya iş ya da tazminat kampanyasını alabilirlerdi. Örneğin Sakarya ili böyle davranmış diğer özürlü örgütlerle oluşturduğu mücadele birliğini tazminat kampanyasının hizmetine sunmak için bir yürüyüş ve miting düzenlemişti. Bu örnek yaygınlaştırılamadı. Yaygınlaştırılabilseydi kampanya yerel düzlemde aldığı destekle daha zengin, daha yaygın ve daha güçlü sonuçlara ulaşabilirdi. Burada Türkiye Sakatlar Konfederasyonunun içinde bulunduğu tekelci zihniyetin, rekabet duygusunu ve kafa karışıklığını da hesaba katmak gerekir. Konfederasyon kampanyaya destek vermemiştir. Ama hakkını teslim edelim ki; köstek de olmamış, ısrarla susmayı tercih etmiştir. Kampanyanın bu zaafı, demokratik özürlü hareketi içerisindeki bir zaafın ürünüdür ve bu zaafın mücadele alanında yaratacağı olumsuz sonuçları ortaya çıkartmıştır. Türkiye Sakatlar Konfederasyonu İle İlişkilerFederasyonumuz ile konfederasyon arasındaki ilişkiye, 5 Temmuz 1998'den önce tam bir belirsizlik ve ilkesizlik egemendi. Konfederasyon konusu, federasyon gündeminden adeta düşmüş bulunmaktaydı. Fakat o günkü federasyon başkanı, konfederasyon başkanıyla ne idüğü belirsiz bir ilişkiyi sürdürmekteydi. Daha doğru bir anlatımla federasyon başkanı Körler Federasyonu'nun politikalarından bütünüyle kopmuştu. Federasyonun, konfederasyon yönetim kurulundan istifa etmesi yolundaki karara uymamakta ayak diriyordu. 5 Temmuzda işbaşına gelen federasyon yönetim kurulumuz, konfederasyon yönetim kuruluna, her iki örgüt arasındaki gerilime son vererek, içişlerine karışmama, federasyonumuzun her düzeyde temsil hakkının kendisine ait olduğunun kabul edilmesi ve konfederasyon tüzüğünün demokratikleştirilmesi temelinde bir uzlaşma çağrısında bulundu. Konfederasyon başkanı yaz tatili dolayısıyla kimsenin Ankara'da bulunmadığını gerekçe göstererek Eylül ayından itibaren ortak görüşmelere başlanabileceğini ifade etti. Eylül ayında temas kurulan konfederasyon başkanı, ikili bir kaç görüşmeden sonra yönetim kurulları arası diyalogun başlayabileceğini belirtti. Fakat ortada bir sorun vardı. İkili yapılan bu çeşit görüşmeler genellikle kapalı kapılar arkasında kalıyor; konuşulanların saptırılmasına uygun bir ortam yaratıyordu. Bu yüzden federasyon başkanı tarafından konfederasyon başkanından, Körler Federasyonu yönetim kurulu önünde konuşması ve sorulara yanıt vermesi istendi. Kabul etti ve yönetim kurulu toplantısına katıldı. Üyelerin, etkin sorularına muhatap oldu ve ter döktü. Yakında federasyonlarla ortak toplantıların başlayacağına ilişkin söz verdi ve federasyonun Özürlüler İdaresi Başkanlığı bünyesindeki Özürlüler Yüksek Kurulu için göndereceği temsilcinin Türkiye Sakatlar Konfederasyonu tarafından seçilmesi için üç adayın gösterilmesini istedi. Federasyon yönetim kurulu bu isteği reddederek federasyon başkanını tek aday olarak gösterdi. Bir iki ay sonra konfederasyonun toplantı çağrısı geldi. Yapılması öngörülen toplantıdan iki gün önce faksla toplantının 1999 yılı Ocak ayına ertelendiği belirtildi. Bu sırada Türkiye genel seçimlerin sath-ı mahalline girmiş bulunmaktaydı. Konfederasyon başkanı milletvekili adayı olabileceği parti aramaktaydı. Ortopedik özürlüler federasyonu yönetim kurulu ile yaptıkları toplantıda, bu toplantıyı, Fazilet Partisi yetkililerine, kendisinin tüm özürlülerce desteklendiğine ilişkin bir mesaj vermek için kullandığı öğrenildi. Ocak ayı sonuna ertelenen ortak toplantı da konfederasyon tarafından iptal edildi Bunun üzerine Öztimur'un oyalama taktiğine girdiği kanısına varan federasyon yürütme kurulu, bu taktiğe etkili bir tepki gösterme kararı aldı ve 6 Şubat 1999 günü yaptığı kitlesel basın toplantısında Öztimur'un özürlüleri temsil edemeyeceğini kamuoyuna ilan ederek, konfederasyon merkezinin önüne bir siyah çelenk koydu. Böylece ipler yeniden kopmuş; yeni bir belirsizlik dönemine girilmiş oluyordu. Körler federasyonunun amacı Türkiye Sakatlar Konfederasyonun tüm özürlülerin ortak gücünü temsil eden, özürlüler arası ortak talepler doğrultusunda mücadeleyi koordine eden ve yönlendiren bir üst otorite olmasını başarmasıydı. Konfederasyon federasyonları kendisine rakip gibi görmemeli; onların bilgi, deney ve kadro birikiminden yararlanarak elde ettiği gücü yeni hakların elde kazanılması için seferber etmeliydi. Mücadele konfederasyonun bir türlü bu formasyonu tutturamamasından kaynaklanmaktaydı. 1999 yılı Temmuz ayında hükümet bir sosyal güvenlik reformu yasa tasarısını toplumun önüne getirmişti. Bu tasarı özürlüleri de yakından ilgilendirmekteydi. Konfederasyon söz konusu tasarı hakkında görüşmek üzere federasyon başkanlarını toplantıya çağırdı. Durumu değerlendiren başkanlar, bir bildiri yayınlayarak sosyal güvenlik yasa tasarısına karşı çıkan emek platformunun mücadelesinin özürlülerce de desteklendiğinin kamuoyuna duyurulmasına karar verdiler. Federasyon Başkanımız tarafından hazırlanan bildiri, imzalanarak basına dağıtıldı. Bilindiği gibi ülkemiz 17 Ağustos günü büyük bir depremle sarsıldı. Önemli maddi ve manevi kayıplar meydana geldi. Tüm yurttaşlar ve kuruluşlar gibi Türkiye Sakatlar Konfederasyonu, Körler Federasyonu ve federasyonumuza bağlı diğer dernekler olanakları ölçüsünde depremzedelerin yardımına koştu. Körler Federasyonu deprem konusunda hiçbir önkoşul ileri sürmeksizin konfederasyonla işbirliği yapabileceğini konfederasyon başkanına bildirdi. Bu diyalog, örgütlerimiz arasında bir yumuşamaya yol açtı. Konfederasyon, 22 Ekim günü her federasyondan başkan dahil dörder kişiyi başta deprem olmak üzere yüklü bir gündemi görüşmek üzere toplantıya çağırdı. Toplantıda Körler federasyonu, depremin öncelikle görüşülebileceğini ancak diğer tüm hususların, konfederasyon - federasyon ilişkileri çözüldükten sonra ele alınabileceğini belirtti. Bu görüş doğrultusunda gündem değişikliği yapıldı. Yine federasyonumuzun, tüzüğün baştan ayağa gözden geçirilmesi yolundaki önerisi de oybirliği ile kabul edildi. Her federasyondan ikişer, konfederasyondan ise 3 temsilcinin katılacağı bir tüzük komisyonu oluşturuldu. Komisyon ilk toplantısını yaparak tüzük tartışmaları konusundaki yöntemini belirledi. Bu gelişme konfederasyon ile federasyon arasındaki ilişkilerde ılımlı bir iklim yarattı. Üstelik ortamın iyice yumuşaması için federasyonumuz yönetim kurulu Türkiye Sakatlar Konfederasyonuna, Özürlüler Üst Kuruluna temsilci seçmesi için tek aday ısrarından vazgeçerek 26 kişilik yönetim kurulunun tümünü bildirdi. Buna rağmen 22 Ekim toplantısında Türkiye Sakatlar Konfederasyonu Körler federasyonu içerisindeki en muhalif üyeyi Özürlüler Yüksek Kuruluna göndermek sureti ile samimiyetini tartışılır hale getirdi. Bilindiği gibi, l. Özürlüler şurasının hazırlıkları 1998 yılı ortalarında başlamıştı. Yapılan geniş katılımlı toplantıdan sonra, Özürlüler İdaresinin öncülüğünde komisyon oluşturulmuş ve bu komisyonlara birçok özürlü örgüt temsilcileri de katılmıştı. 18 Nisan genel seçimlerinden sonra işbaşına gelen hükümetin, özürlülerden sorumlu devlet bakanlığına, Prof. Dr. Şuayip Üşenmez getirildi. Sayın Üşenmez, göreve gelişinden belirli bir süre sonra Özürlüler İdaresinde bazı değişikliler yapmaya girişti. İdare başkanı ve daire başkanlarının tüm yetkilerini ellerinden aldı. Özürlüler idaresi işlemez hale geldi. Dolayısı ile şura çalışmaları da şura koordinatörü Necate Baykoç Dönmez tarafından sürdürüldü. Baykoç Dönmez, çalışmaları özürlü örgütleri ile işbirliği yapmaksızın sürdürme eğilimindeydi. Bu yüzden çok ciddi hatalar yaptı. Şuraya çağrılı 555 delegenin sadece 73 tanesi özürlüydü. Bunların da yarısına yakını, hangi ölçüye göre saptandığı belli olmayan ve hiç bir temsil yeteneği bulunmayan kişilerden meydana gelmekteydi. Bazı derneklerin genel merkezleri çağrılmazken yine hangi ölçüye göre saptandığı belli olmayan şubeleri davet edilmişti. Ayrıca federasyonumuza üye olmayan son derece sınırlı kör üyeye sahip dernekler de delege olarak şurada yer almaktaydı. Bu durum, özürlü örgütlerince hoş görülemezdi. Birleşmiş Milletler tarafından 1993 yılında kabul edilen Standart Kuralların 18. maddesi de özürlülerle ilgili konularda, planlama, uygulama, değerlendirme dahil tüm aşamalarda özürlü örgütlerinin etkin katılımını ve yol göstericiliklerini zorunlu koşmaktaydı. Türkiye Sakatlar Konfederasyonu, çok gecikmeli olarak şuradan bir gün önce akşam saatleri için federasyon ve dernekleri bu konudaki görüşlerini almak üzere toplantıya çağırdı. Oysa Körler Federasyonu 15 gün önce Konfederasyonu, şurayı değerlendirmek üzere bir toplantı yapmak için uyarmıştı. 28 Kasım gece yarısına kadar yapılan tartışmalar sonucunda Şura koordinatörlüğünün tutumuna tepki olarak konfederasyon ve federasyonlar, ertesi gün başlayacak olan şurayı terk etme kararı aldı. Karar oybirliği ile alınmış ve sosyal güvenlik yasa tasarısına karşı emekçilerin desteklenmesi ve konfederasyon tüzüğünün değiştirilmesi için komisyon oluşturması kararlarından sonra federasyon ile konfederasyon arasındaki üçüncü oybirliği kararı idi. Karar uygulamaya konuldu. 29 Kasım sabahı şurada protokol çerçevesinde Faruk Öztimur'un konuşmasından sonra özürlüler, alkışlarla salonu terk ettiler. Körler Federasyonu başkanı tarafından örgütler adına bir basın toplantısı yapılarak protestonun gerekçeleri açıklandı. Yine bizzat federasyonumuz başkanı tarafından hazırlanan bir deklarasyon o gün akşam medyaya dağıtıldı. Protesto eylemi büyük bir yankı uyandırdı. Medyada geniş ölçüde yer aldı. Devlet bakanı Şuayip Üşenmez, özürlü örgütlerinin temsilcilerini ertesi gün kahvaltıya davet etti. Kahvaltıda yapılan görüşmelerde özürlü temsilcilerinin yetersizliği ve organizasyondaki bozukluklar konusunda bakan hatalarını kabul etti ve bu hataların daha sonraki organizasyonlarda telafinden bahisle örgütlerin şuraya katılmalarını rica etti. Ertesi gün şura genel kurulunda bunları açıklayıp özür dilemesi koşuluyla protesto eyleminin devamından vazgeçildi. 1 Aralık günü başlayan şura genel kurulunda belli belirsiz bir konuşma yapan Öztimur ve yarım ağız ne için olduğu bile anlaşılmayan bakanın özür dileği karşında Körler federasyonu başkanı söz alarak süreci, anlaşmanın içeriğini ve biçimini açıklamak zorunda kaldı. Konfederasyon ve federasyonların ortaklaşa imzaladıkları dördüncü belge ise, şura genel kuruluna sunulan demokratik, bütünlüklü özürlüler yasasının gerekliliğine ve hazırlıklarının derhal başlatılmasına ilişkin öneri oldu. Öneri, bakanın da isteğiyle genel kurul belgeleri arasına girdi. Böylece başlangıçta tatsızlıkla başlayan şura, aldığı stratejik kararlar nedeni başarıya ulaşmış oldu. Yukarıda anılan işbirliği ve ortak tutum belirleme süreci federasyon - konfederasyon ilişkilerinin yeni baştan ele alınmasını ve otopsi masasına yatırılmasını gerektirmekteydi. Konfederasyonla ilişkilerde bize yol gösteren ilkeler ve perspektifler neler olacaktı. Bu soruların yanıtını bulmak üzere 15 Ekim 1999 günü toplanan yönetim kuruluna federasyon başkanı tarafından bir rapor sunuldu. Bu rapor yönetim kurulunca eni konu tartışıldı ve ağırlıklı bir çoğunlukla aşağıdaki yaklaşımlar karar altına alındı. a) Amaç: Tüm özürlü haklarını kollayan, geliştiren ve teslim eden, mücadeleci, demokratik ve etkin bir konfederasyon yaratılması b) Amaca Ulaşmak İçin Asgari Koşullar 1. Konfederasyonun demokratik bir tüzüğe kavuşturulması; en başta doğal delegeliğin kaldırılması yahut yönetim kurlunun belirleyeceği asgari limite çekilmesi. 2. Tüm temsil durumlarında federasyon iradesinin temel alınması. c) Yöntem: Öncelikle diyalog ve ikna, sonuç elde edilemezse teşhir edilmesi. d) Taktik Değerlendirme: 1. Eylemlilik sürecine girmek için görüşmelerin tıkanması ya da oyalama sürecine girildiğinin yönetim kurulunca tespit edilmesi. 2. Kamuoyunda eyleminin hedefinin çok açık yansımasına özen gösterilmesi. e) Olası Tutum: Gerekli değerlendirmeler yapılıp kesin kanaate ulaşılması halinde konfederasyondan ayrılma olasılığının kabul edilmesi ve konfederasyon genel kurulundan sonra, durumun federasyon yönetim kurulunca değerlendirilmesi Türkiye Sakatlar Konfederasyonu Yönetim Kurulu tarafından tüzük tartışmalarının başlatılmasına ilişkin karar gereğince oluşturulan tüzük komisyonunun Kasım ortalarında yapmış olduğu ilk toplantıya federasyonumuz bu ilke ve perspektiflerin ışığında katıldı. Tüzük komisyonu 4 toplantı yaptı. İlk ikisi nispeten antrenman niteliğindeydi. Üçüncüsü ise, adam akıllı tüzüğün içeriğine girerek mutabakat noktalarını saptamayı amaçlıyordu. Üçüncü toplantıda gerçekten önemli mesafeler kat edildi. Doğal delegeliğin tüzükten çıkarılması, uzun tartışmalardan sonra toplantıya katılanların oy birliği ile kabul edildi. Derneklerin, federasyonları içerisindeki güçleri nispetinde konfederasyon genel kuruluna delege göndermeleri benimsendi. Her federasyondan delege sayısı 15'den 30'a çıkarılırken yönetim kurulunda federasyonların temsil sayısı 3'ten 4'e yükseltildi. Bunların 3'ünün federasyonların delegasyonlarınca, birinin ise konfederasyon başkan adaylarınca önerilmesi kararlaştırıldı. Özetle Konfederasyon, federasyonlar arası bir koordinasyon kurulu gibi çalışacak; onlar arasındaki mücadele ve amaç birliğini gerçekleştirmek için yumuşak bîr disiplin îçerisinde yönlendîrîci ve yönetici bir işlev yerine getirecekti. Yakın geçmişteki gerilimli ve çatışmalı süreç düşünüldüğünde bu gelişmelerin konfederasyon için dev bir adım olacağı kolaylıkla anlaşılabilir. Ama olmadı. Öteden beri kör hareketi içerisinde provakatif roller oynayan Ömer İnal Durmuş bu gelişmelerin önüne geçmeyi de becerdi. Kaba bir biçimde Körler Federasyonunun iç işlerine müdahale etmeye kalkıştı. Federasyon başkanının daha önce yayınlanmış olan yazılarından birisindeki tek bir cümleyi sündürerek konfederasyon yöneticilerini Körler Federasyonunun üzerine kışkırtmayı denedi. Gerçi kışkırtmayı başaramadı ama görüşmelerin çıkmaza girmesini başardı. Buna rağmen toplantıya katılan federasyon başkanları 19 Şubat 2000 tarihinde yapılacak konfederasyon genel kurulunda tüm federasyonları memnun edecek bir yönetim kurulu oluşturulması, 6 ay içerisinde olağanüstü bir genel kurul yapılarak oluşturulacak tüzük komisyonunun elde ettiği sonuçların bu genel kurulda görüşülmesi konusunda ortak dileklerini açıkladılar. Daha sonraki gelişmeler Ömer İnal Durmuş’un tutumunun konfederasyon yöneticilerine sadece bahane yaratmaya yaradığını; öteden beri süregelen temel zihniyetin değişmemiş olduğunu ortaya koydu. Sağduyu egemen çıktı ve 19 Şubat 2000 tarihinde yapılan konfederasyon genel kurulunda ilk defa verilen sözler yerine getirildi. Kuşku yok ki, konfederasyon genel kurulu, konfederasyonun adına layık bir biçimde yapılamadı. Bir kere salonda konfederasyonun bakış açısını ve istemlerini yansıtan afiş, pankart gibi hiçbir materyal yoktu. Coşku sıfıra yakındı. Devlet erkanı, konfederasyonun layık olduğu bir düzeyde katılmamıştı. Sadece Sağlık Bakanı Sayın Osman Durmuş gelmişti. Konfederasyon başkanının konuşması, konfederasyonun ağırlığını yansıtacak olgunlukta değildi. Özürlü hakları mücadelesinin güncel istemleri belirli bir sistematik içinde sunulmadı. Ama bütün bunların ötesinde önemli bir yönü vardı genel kurulun; verilen sözler yerine getirilmiş; altı ay içerisinde genel kurula gidilmesine ve tüzük komisyonu oluşturulmasına dair karar oybirliği ile alınmış ve yönetim kurulu, federasyonları memnun edecek bir bileşimle meydana getirilmişti. Böylece yıllarca ihtiyacımız, olan bir mesaj, özürlülerin birlikteliği mesajı dosta düşmana verilmiş olmaktaydı Fakat daha sonraki süreçte bu mesaja uygun hareket edildiği ve genel kurulda alınan kararlara, bu kararların önemine uygun bir davranış titizliği gösterilebildiği söylenemez. Tüzükle ilgili ilk toplantı genel kuruldan iki ay sonra gerçekleştirildi. Toplantı ciddi hiçbir şey görüşmeksizin Körler Federasyonu Başkanının kaza geçirmesini bahane göstererek ertelendi. 5 Mayıs 2000 tarihinde gerçekleştirilen 2. toplantıda konfederasyon temsilcilerince daha önceki tüzük tartışmaları hiç yapılmamış ve bazı mutabakatlar ortaya çıkmamış gibi davranılarak sil baştan yapılmak istendi. Doğal delegeliğin kaldırılması, konfederasyon yönetim kurulundaki federasyon temsilcilerinden en az üçünün federasyonların kendi delegasyonlarınca belirlenmesi gibi daha önce kaydedilen önemli ilerlemelere karşı çıkıldı. Federasyonumuzun temsilcileri daha önceki mutabakatlardan geri adım atılmayacağını kesin bir dille ifade ettiler. Ortopedik Özürlüler Federasyonu temsilcileri de bu görüşü desteklediler. Sağırlar federasyonunun katılmadığı bu toplantıda bazı konfederasyon yöneticileri görüşlerinde ısrarlı oldular. Toplantı ortak bir sonuca ulaşamadan son buldu. Kısa bir süre sonra yapılması öngörülen üçüncü toplantı Konfederasyon Başkanının hastanede bulunduğu gerekçesi ile yaptırılmadı. Nihayet 23 Haziran 2000 tarihinde yapılan son toplantıda federasyonumuzla konfederasyon arasındaki köprüler tamamen atıldı. Konfederasyon temsilcileri federasyonumuzun yıllardan beri savunduğu hiçbir görüşü benimsemediler, oy çoğunluklarına dayanarak sonuca varmaya çalıştılar. Federasyonumuz temsilcilerinin doğal delegelik konusundaki ısrarları ve konunun daha sonra tartışılmak üzere ertelenmesi yolundaki önerileri dikkate alınmadı. Bunun üzerine federasyonumuz komisyon görüşmelerinden çekildi. Böylece Türkiye Sakatlar Konfederasyonu Genel Kurulunun almış olduğu tüzük değişikliğine ilişkin olağanüstü genel kurul kararı tehlikeye düşmüş bulunuyor. Böyle bir genel kurul yapılsa bile tüzük değişikliğinde mutabakat sağlanamadıkça işlevsel olmayacaktır. Çünkü federasyonumuza göre konfederasyon otoritesine gönüllü boyun eğmek ancak ve sadece konfederasyonun, federasyonların; federasyonların ise bağlı derneklerin iç işlerine karışmaması; alanda uzman kuruluş olarak tanınması ile her düzeyde temsilinin federasyon yönetim kuruluna ait olması ve konfederasyon tüzüğünün anti-demokratik doğal delegelik hükümlerinin kaldırılması temelinde bir uzlaşmaya bağlıdır. Böyle bir uzlaşmanın sağlanması halînde demokratik özürlü hareketinin tarihinde yeni bir dönemin başlayacağı; özürlü haklarının elde edilmesi için daha güçlü bir baskı grubunun oluşacağı kesindir. Tersi bir durum 15 Ekim tarihinde federasyon yönetim kurulunun verdiği karara göre federasyonun konfederasyondan ayrılma olasılığını akla ve gündeme getirmektedir. Körleri Konu Alan Uzun ve Kısa Metrajlı Film ÇalışmalarıBilindiği gibi federasyonumuz 1997 yılında körleri konu alan bir öykü yarışması düzenlemiş, bu yarışmada Yazar Mehmet Maden’in “Karanlığın Gül Kokusu” adlı güzel öyküsü birincilik kazanmıştır. Öteden beri körlerin dramatik yaşamlarını ve çektiği sıkıntıları sanatın dili ile kitlelere anlatabilme yönünde bir özlemimiz vardı. “Karanlığın Gül Kokusu” öyküsü bu özlemi kamçıladı ve bizi film konusuna daha ciddi olarak eğilmeye sevk etti. Yazar Mehmet Maden ile konuyu tartışırken Sayın Maden’in aynı zamanda film senaristi olduğunu öğrendik. Kendi öyküsünü çok daha kolay ve güzel bir biçimde senaryolaştırabileceği hususunda bir yargıya vardık. Böylece süreç başladı. Pekçok görmeyen arkadaşımızın yaşam öykülerini Yazara anlattıkları toplantılar yaptık. Sayın Maden, bu bilgileri kendine özgü bir yorum içerisinde zenginleştirerek çalışmalarını birkaç ay içerisinde tamamladı. Fakat sonuç hayal kırıklığı idi. Senaryo, klasik bir iyi adam kötü adam ekseni üzerinden ortalama bir kör karakteri üzerinden, körlerin bazı sorunlarına işaret etmekteydi. Yanılmış olabileceğimiz olasılığına karşı senaryo örneğini Ülkü Erakalın, Mehmet Eryılmaz ve Mehmet Ulukan isimli yönetmelere de gönderdik. Onların değerlendirmeleri de bizimki ile uygunluk halindeydi. Bunun üzerine İstanbul’da dört film yönetmeninin Sayın Mehmet Maden’in ve federasyonumuzdan altı kişinin katıldığı bir çeşit beyin fırtınası yaratma amacına yönelik bir toplantı gerçekleştirdik. Beyin fırtınası diye adlandırılan bu çeşit toplantılar dar düşünce kalıplarını kırdığı ve hayal gücü ile yaratıcılığı büsbütün zembereğinden boşandırdığı için ilginç buluşlara ve saptamalara yol açabilmektedir. Altı saate yakın süren söz konusu toplantı da böyle bir işlev gördü. Uzun metrajlı film senaryosu yazımının önce Atilla İlhan’a, kabul etmezse Macit Koper’e teklif edilmesi kararlaştırıldı. Önümüzdeki süreçte kısa metrajlı film yarışmaları düzenleyerek elde edilecek nitelikli film senaryolarından bir film yapılmasının düşünülmesi de kabul gören öneriler arasındaydı. Ayrıca her yıl yapılan İstanbul Film Festivali özürlüleri konu alan filmlerin de çağrılması için festival komitesi ile görüşülmesi benimsendi. Planlandığı üzere İstanbul Film Festivali Düzenleme Komitesi ile ilişki kuruldu ve özürlüleri konu alan filmlerin de önümüzdeki yıldan itibaren araştırılması ve festivale getirtilmesi konusunda anlayış birliğine ulaşıldı. Kendisine senaryo yazımı önerilen Atilla İlhan, bu öneriyi zamanının iki yıllığına planlanmış olması gerekçesi ile reddedince Sayın Macit Koper ile görüşüldü. Sayın Koper belirli koşullarla teklifi kabul edebileceğini ifade etti. Bu koşullar yazımın mali bilançosuna, süresine ve yöntemine ilişkindi. Daha sonraki süreçte Sayın Koper ile yapılacak sözleşmenin kısa metrajlı film yarışması sonrasına bırakılması uygun bulundu. Son olarak Mart ortalarından itibaren kısa metrajlı film senaryosu yarışması hazırlıklarına başlandı. Öykü Reklam tarafından tasarımı ve basımı yapılan afişler üniversitelerin ilgili bölümleri, Sinema oyuncuları ve yazarları derneklerine asıldı. İstanbul Film Festivali nedeni ile festivalle ilgili mekanlarda da afişlerimiz yer aldı. Çeşitli gazetelerinin sanat dergileri ve sinemacılıkla ilgili yayınlarda ilan ve haber olarak geçen yarışma, TRT’nin kültür sanat ağırlıklı kanalı olan TRT 2’den de kamuoyuna duyuruldu. Geribildirimlerden anlaşıldığı kadar ile, film senaryosu yarışmamız hedef kitleye ulaşmış ve ilgi toplamıştır. Macit Koper, Hüseyin Kuzu, Turhan İçli, Ezel Akay ve Mehmet Eryılmaz’dan oluşan jüri tarafından belirlenecek olan yapıtların sahiplerine ödülleri 15 Ekim Beyaz Baston Körler Gününde yapılacak bir törenle dağıtılacaktır. Kamuoyu AraştırmalarıFederasyonumuz kamuoyu oluşturmak ve halkı özürlüler konusunda bilgilendirip eğitmek için kamuoyunda körler yönelik bakış açısının ve bilgilenme düzeyinin ne olduğunu saptamak durumundaydı. Uzun yıllardan beri örgütlerimiz halkı aydınlatmaya yönelik bir takım etkinlikler yapmakta; özürlü hakları mücadelesini yürütürken medya aracılığı ile kamuoyunun önüne çıkmaktaydılar. Bütün bu çabalar sonuç vermiş miydi ya da ne kadar verebilmişti. Halk görme engelliler hakkında ne düşünmekteydi. Tüm bu soruların yanıtını elde edebilmek, ancak bilimsel ölçütlere göre özenle hazırlanmış bir kamuoyu araştırması ile mümkün olabilirdi. Yönetim kurulumuz göreve geldiği ilk andan itibaren bu görevi önüne koydu. Ülke çapında yapılacak bir araştırma çok pahalı olabilirdi. Ama belirli bir süreç içerisinde olanaklarımıza göre nüfusun yoğun olduğu metropol kentlerden başlayarak parça parça bu araştırmayı yapmak gerçeklerimize daha uygundu. Biz de öyle davrandık. Önce Ankara Üniversitesi İletişim Vakfı’na Ankara’da, Martı LTD ŞTİ’te de İstanbul’da birer araştırma yaptırdık. Ankara’da seçilen örneklem sayısı 300, İstanbul’da seçilen örneklem sayısı ise 851’di. Her iki durumda da kent, eğitim ve gelir durumuna göre bölgelere ayrılarak anket uygulamaları gerçekleştirilmiştir. Anket, birinci araştırmada sokakta ve alışveriş merkezlerinde uygulanırken, ikinci araştırmada evlerde yapıldı. 26 sorudan oluşan anket formunda yer alan ilk beş soru katılımcının kişisel bilgilerini içermektedir. Daha sonra gelen iki soru görme özürlüler ile tanışıklığın olup olmadığını, var ise ne şekilde olduğunu belirlemeye yöneliktir. Diğer sorular sırası ile; görme özürlülerin istihdamı, politikadaki konumları, özel yaşamları, eğitim durumları ve örgütlenmeleri ile ilgilidir. Bu kamuoyu araştırmaları çalışmaları bazı düşündürücü ve yönlendirici sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Eşref Armağan OlayıBilindiği gibi Eşref Armağan adındaki bir görme engelli arkadaşımız doğuştan total kör olduğu halde, çocuk yaşlarından kendisini tutkulu bir biçimde resim yapmaya vermiş ve azimli, ısrarlı çabalarla bunu başarmıştır. Önce sınırlı bir çevrede kendini göstermeye başlayan Eşref Armağan, Amerikan uyruklu, Türkiye vatandaşı Joan Eroncel’in gönüllü menajerliğini üstlenmesi üzerine ülkemizde ve tüm dünyadaki konu ile ilgili çevrelerde tanınan ve hayranlık duyulan bir kişi haline geldi. Çoğunluğu yurtdışında olmak üzere 30’un üzerinde sergi açan Armağan, Kanadalı bilim insanı John Kenedy’nin dikkatini çekti; araştırmalarına ve yazılarına konu oldu. Kendisi ile BBC, CNN gibi dünyaca ünlü kanallarda söyleşiler yapıldı. Bütün bunlara rağmen Türkiye kamuoyu ve Türkiye’deki kör örgütleri Eşref Armağan olayına kuşku ile yaklaşıyor ve ona sahip çıkmıyorlardı. Eşref Armağan kimdi; yapmakta olduğu işin niteliği ne idi. Bir şarlatan mıydı, bir dahi mi yoksa kendi fantezilerini şekiller aracılığı ile dışa vurmaya çalışan ortalama bir yetenek mi? Bu soruların yanıtları mutlaka verilmeli; verilecek yanıta göre Eşref Armağan ya teşhir edilmeli ya da sahip çıkılmalı idi. Bu amaçla harekete geçen başkanlığımız Eşref Armağan için Ankara’da bir sergi açılmasına ve bu serginin içerisinde konunun uzmanlarının katılacağı “Eşref Armağan Olayı” konulu bir panel ve tartışma yapılmasına karar verdi. British Council ile görüşülerek 2000 Şubatının ilk yarısı sergi için ayarlandı, 8 Şubat 2000 tarihinde de panel ve tartışma yapılması kararlaştırıldı. Bu panel ve tartışmaya, Federasyon Başkanı Turhan İçli, psikolog, emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Neriman Samurçay, Sanat Eğitimcisi, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İnci San, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyesi Ressam Zafer Gençaydın, Emekli Resim Öğretmeni Ressam İsmail Gümüş katıldılar. Çok sayıda yerli ve yabancı konuğun izlediği panelde konuşmacılarda görüşlerini açıklayarak tartışmalara katılma olanağını buldular. Yaklaşık olarak 3 saat süren panelden çıkan ortak görüş şöyle özetlenebilir. Eşref Armağan’ın yaptığı çalışmalar tamamı ile kendisi tarafından gerçekleştirilmekte; sanatçı sadece renklerle ilgili bilgi ve katkı almaktadır. Resimlerinin sanat değerinin olup olmadığı tarihsel süreç içerisinde sanat eleştirmenlerince değerlendirilecek bir husustur. Ancak, yapılan işin önemli olduğu, sanatçının içsel dünyasının ve hayal gücünün şekiller yolu ile dışavurumu anlamına geldiği, bu yüzden körlerin bu anlamdaki resim etkinliğinin nesnel dünyayı bütünlüğü içinde tanımak, bilişsel düzeyini geliştirmek ve bu sayede elde ettiği zenginlikleri yaratıcı bir biçimde şekiller yolu ile dışa vurarak yeniden üretmek yönleri ile özel eğitimde kullanılması gerektiği kanaatine ulaşılmıştır. Ayrıca Eşref Armağan olayı çeşitli yönleri ile ilgili uzmanların araştırmalarına ve incelemelerine konu olmalıdır. Eşref Armağan olayı panelinin ve tartışmalarının bir kitap haline getirilmesi çalışmaları sürmektedir. İç KonferanslarFederasyonumuz dördüncü altı aylık çalışma programında ağırlığı belirli konularda federasyonumuzun görüşünü oluşturma ve bilgi birikimi oluşturma amacı ile iç konferanslara vermiştir. Bunlardan ilki 19 Mayıs 2000 tarihinde Türkiye Görmezleri Eğitim ve Himaye Derneğinin ev sahipliğinde İstanbul’da gerçekleştirilen “kamuoyunda körlere karşı ayrımcı uygulamalar”dır. 80 kör ve az görenin katıldığı toplantının sabah oturumunda ayrımcı uygulamalar hakkında bir panel düzenlenmiştir. Yrd. Doç. Dr. Kasım Karataş’ın yönettiği panele Federasyon Başkanı Turhan İçli, Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Niyazi Öktem, İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ahmet Ulvi Türkbağ katılmışlardır. Ayrımcılık konusunda “ben” ve “öteki” kavramının ön plana çıktığı panelin ardından öğleden sonraki oturumda katılımcı kör ve az görenler kendi günlük yaşamlarından ayrımcı uygulamalara ilişkin deneyimlerini örnekleri ile anlatmışlardır. Bir diğer iç konferans da “İstismarcı Uygulamalar” ile ilgili olarak 10 Haziran 2000 tarihinde Çağdaş Görmeyenler Derneği ev sahipliğinde İzmir’de gerçekleştirildi. Yaklaşık 150 dolayında kör ve az görenin katıldığı etkinliğin öğleden önceki oturumunda Çağdaş Görmeyenler Derneği Başkanı Celil Orhan yönetiminde düzenlenen panele Federasyon Başkanı Turhan İçli’nin yanısıra 9 Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bahri Öztürk, ve yine aynı fakülteden Doç. Dr. Şükran Ertürk katıldılar. Öğleden sonraki oturumda da katılımcılar İstanbul’da olduğu istismarcı uygulamalara dönük olarak pratik yaşamdan örnekler aktardılar. Daha çok örgütlerin istismar konusundaki tutumlarının ele alındığı toplantıya federasyon üyesi 10 dernek aktif olarak katıldı. Sportif EtkinliklerFederasyonumuzun birebir ilgi alanında olmasa bile çeşitli kuruluşlarla işbirliği halinde yaşama geçirdiği bir diğer önemli etkinlik türü de kör ve az görenlere dönük sportif etkinliklerdir. Ülkemizde henüz kör ve az görenlerin sportif etkinliklerine ilişkin yeterli düzeyde örgütlenme bulunmamasından dolayı etkinliklere katılım, federasyonumuz aracılığı ile sağlanmaktadır. Türkiye Engelliler Spor Federasyonunun artık gelenekselleştirdiği “Görme Engelliler Türkiye Satranç Şampiyonası” Şubat 1999 ve Şubat 2000 tarihlerinde federasyonumuzun etkin katkı ve katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Her iki şampiyonada da federasyonumuz organizasyonu paylaşmış ve dereceye giren sporculara ödül vermiştir. Nisan 1999 tarihinde Kahramanmaraş’ta düzenlenen “Görme Engelliler Yüzme Şampiyonası”na da aktif katılım sağlaya |